1983 tarihinden sonraki kamulaştırmasız elatma davalarında uzlaştırma dava şartı değildir

Taraflar arasındaki kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedelinin tahsili davasından dolayı yapılan yargılama sonunda: Davanın usulden reddine dair verilen yukarıda gün ve sayıları yazılı hükmün Yargıtay’ca incelenmesi, davacı idare vekilince verilen dilekçe ile istenilmiş olmakla, dosyadaki belgeler okunup uyuşmazlık anlaşıldıktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedelinin tahsili istemine ilişkindir.

Mahkemece davanın dava şartı yokluğu nedeniyle reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekilince temyiz edilmiştir.

5999 ve 6487 sayılı Kanunlarla düzenlenen ve Kamulaştırma Kanununa eklenen geçici 6. madde, bir tasfiye yasası olup bu madde 09.10.1956-04.11.1983 tarihleri arasındaki kamulaştırmasız el atılan taşınmazlarla ilgili olarak 11.06.2013 tarihinden sonra açılacak davalarda uygulanacak usul ve esasları düzenlemiştir. Bu durumda Yasanın yürürlük tarihinden önce açılan davalarda ve 04.11.1983 tarihinden sonraki el atmalara ilişkin uyuşmazlıklarda uygulanması mümkün değildir.

Mahkemece, dava konusu taşınmaza el konulma tarihi tespit edildikten sonra 04.11.1983 tarihinden sonra el atıldığının anlaşılması halinde uzlaşma usulünün dava şartı olmadığı gözetilerek işin esasına girilip sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması,

Doğru görülmemiştir.

Davacı vekilinin temyiz itirazları yerinde olduğundan, hükmün açıklanan nedenle H.U.M.K.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istenildiğinde iadesine ve temyize başvurma harcının irad kaydedilmesine, 07/02/2017 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Yargıtay 5. Hukuk Dairesi 2016/4201 E. , 2017/1100 K.

1983 tarihinden sonraki kamulaştırmasız elatma davalarında uzlaştırma dava şartı değildir

Taraflar arasındaki kamulaştırmasız el atılan taşınmazlar bedelinin tahsili ve ecrimisil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda: Davanın reddine dair verilen yukarıda gün ve sayıları yazılı hükmün Yargıtay’ca incelenmesi, davacılar vekilince verilen dilekçe ile istenilmiş olmakla, dosyadaki belgeler okunup uyuşmazlık anlaşıldıktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, kamulaştırmasız el atılan taşınmazlar bedelinin tahsili ve ecrimisil istemine ilişkindir.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacılar vekilince temyiz edilmiştir.

1)2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun geçici 6.maddesinde değişiklik yapan ve 11.06.2013 tarihinde yürürlüğe giren 6487 sayılı Yasanın 21.maddesi gereğince; “Kamulaştırma işlemleri tamamlanmamış veya kamulaştırması hiç yapılmamış olmasına rağmen 09/10/1956 tarihi ile 04/11/1983 tarihi arasında fiilen kamu hizmetine ayrılan veya kamu yararına ilişkin bir ihtiyaca tahsis edilerek üzerinde tesis yapılan taşınmazlara veya kaynaklara kısmen veya tamamen veyahut irtifak hakkı tesis etmek suretiyle malikin rızası olmaksızın fiili olarak el konulması sebebiyle, mülkiyet hakkından doğan talepler, bedel talep edilmesi hâlinde bedel tespiti ve diğer işlemler bu madde hükümlerine göre yapılır. Bu maddeye göre yapılacak işlemlerde öncelikle uzlaşma usulünün uygulanması dava şartıdır.”

5999 ve 6487 sayılı Yasalarda düzenlenen ve Kamulaştırma Kanununa eklenen geçici 6. madde bir tasfiye yasasıdır. 09/10/1956 – 04/11/1983 tarihleri arasındaki kamulaştırmasız el atılan taşınmazlarla ilgili olarak açılacak davalarda uygulanacak usul ve esaslara ilişkin hükümlere yönelik olup, daha sonraki uyuşmazlıklara uygulanmaması gerekir.

Dosyadaki bilgi ve belgelerden, davalı … tarafından dava konusu 102 ada 172 ve 173 parsel sayılı taşınmazlara 1983 tarihinden sonra el atıldığı anlaşılmakla bu taşınmazlar yönünden açılan davada işin esasına girilerek sonucuna göre hüküm kurulması gerektiği gözetilmeden yazılı gerekçe ile davanın usulden reddine karar verilmesi,

2)Dava konusu 102 ada 109 parsel sayılı taşınmaz hakkında davalı … tarafından 1988 yılında kamulaştırma kararı alınmış ise de, kamulaştırma işlemlerinin davacılara tebliğ edilmediği anlaşılmakla, davacılar yönünden geçerli bir kamulaştırma söz konusu değildir. Bu nedenle 109 parsel sayılı taşınmaz yönünden de açılan davada işin esasına girilerek sonucuna göre hüküm kurulması gerektiği gözetilmeden yazılı gerekçe ile davanın kesin hüküm nedeniyle reddine karar verilmesi, doğru görülmemiştir.

Davacılar vekilinin temyiz itirazları yerinde olduğundan hükmün açıklanan nedenlerle H.U.M.K.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istenildiğinde iadesine ve temyize başvurma harcının Hazineye irad kaydedilmesine, 12/04/2017 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Yargıtay 5. Hukuk Dairesi 2017/18672 E. , 2017/10548 K.

İmar planının iptali

İmar planları, yargısal içtihatlarla ilanı gereken genel düzenleyici işlem olarak kabul edilmiş olduğundan, kamulaştırma, parselasyon, ruhsat, ruhsat iptali ve yıkım işlemleri gibi uygulama işlemi olduğu öne sürülerek işlemin dayanağı imar planının iptali talep edilebilir.

İstemin Özeti : Danıştay Altıncı Dairesince verilen 25.03.2013 tarihli, E:2010/2833, K:2013/1922 Sayılı kararın, 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 54. M addesi uyarınca düzeltilmesi istenilmektedir.

Savunmanın Özeti : Karar düzeltme isteminin reddi gerektiği savunulmaktadır.

Danıştay Tetkik Hakimi Düşüncesi : Kararın düzeltilmesi isteminin reddi gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Karar veren Danıştay Altıncı Dairesince Tetkik Hakiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 54. maddesinin 1. fıkrasının ( c) bendine göre kararın düzeltilmesi istemi yerinde görüldüğünden Dairemizin 25/03/2013 tarihli, E:2010/2833, K:2013/1922 Sayılı kararı kaldırılarak işin esası incelendi:

KARAR : Dava, … pafta, 433 ada, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8 Sayılı parsellerde yer alan arastanın Caminin koruma alanında bulunduğundan Vakıflar Bölge Müdürlüğünce kamulaştırılmasının uygun olduğuna dair 19.06.2007 tarihli, 479 Sayılı İstanbul IV Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu kararı ve kararın dayanağı 09.06.2006 tarihli, 1/1000 ölçekli Üsküdar Meydanı ve Çevresi Uygulama İmar Planı ile 19.09.2006 tarihli, 1/5000 ve 1/1000 ölçekli Üsküdar Meydan ve Çevresi Raylı Sistemler ve Karayolları Entegrasyonları ile Kentsel Tasarım İmar Planının iptali istemiyle açılmış, İdare mahkemesince; davanın parsellerin kamulaştırılmasının uygun bulunmasına dair koruma kurulu kararının iptali istemine dair kısmının; davanın 2942 Sayılı Kanun’un 10. maddesinin öngördüğü şekilde adli yargı yerinde açılan davada davacılara yapılan tebligat üzerine açılmış bir dava niteliği taşımadığı, taşınmazların satın alma usulü ile kamulaştırılması amacıyla davacının uzlaşmaya davet edilmesine dair 28.08.2008 tarihli, 868 Sayılı Vakıflar Genel Müdürlüğü İstanbul II. Bölge Müdürlüğü yazısının tebliği üzerine açıldığı, kurul kararının iptaline yönelik olarak erken açılmış bir dava bulunduğu gerekçesiyle bu kısmının incelenmeksizin reddine, davanın davaya konu plana yönelik kısmının ise; planların 16.10.2006-17.11.2006 tarihleri arasında askıya çıkarıldığı son ilan tarihini izleyen günden itibaren yasal süreler içinde dava açılması gerekirken bu süreler geçirildikten sonra planların uygulanması niteliğinde bir idari işlem olmaksızın 26.12.2008 tarihinde açılan davada süreaşımı bulunduğu gerekçesiyle süre aşımı sebebiyle reddine karar verilmiş, bu karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davanın, uyuşmazlık konusu taşınmazların, Vakıflar Bölge Müdürlüğünce kamulaştırılmasının uygun olduğuna dair 19.06.2007 tarihli, 479 Sayılı İstanbul IV Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu kararının iptali isteminin incelenmeksizin reddine dair kısmı yönünden incelenmesinden;

2942 Sayılı Kamulaştırma Kanununun “Amaç ve kapsam” başlıklı 1. maddesinin, 1. fıkrasında; kamu yararının gerektirdiği hallerde gerçek ve özel hukuk tüzelkişilerinin mülkiyetinde bulunan taşınmaz malların, Devlet ve kamu tüzelkişilerince kamulaştırılmasında yapılacak işlemleri, kamulaştırma bedelinin hesaplanmasını, taşınmaz malın ve irtifak hakkının idare adına tescilini, kullanılmayan taşınmaz malın geri alınmasını, idareler arasında taşınmaz malların devir işlemlerini, karşılıklı hak ve yükümlülükler ile bunlara dayalı uyuşmazlıkların çözüm usul ve yöntemlerini düzenleyeceği, “Kamulaştırmada önce yapılacak işlemler ve idari şerh” başlıklı 7. maddesinde; idare kamulaştırma kararı verdikten sonra kamulaştırmanın tapu siciline şerh verilmesini kamulaştırmaya konu taşınmaz malın kayıtlı bulunduğu tapu idaresine bildireceği, bildirim tarihinden itibaren malik değiştiği takdirde, mülkiyette veya mülkiyetten gayri ayni haklarda meydana gelecek değişiklikleri tapu idaresi kamulaştırmayı yapan idareye bildirmek zorunda olduğu, idare tarafından, şerh tarihinden itibaren altı ay içinde 10. maddeye göre kamulaştırma bedelinin tespitiyle idare adına tescili isteğinde bulunulduğuna dair mahkemeden alınacak belgenin tapu idaresine ibraz edilmediği takdirde, bu şerhin tapu idaresince resen sicilden silineceği, “kamulaştırma bedelinin mahkemece tespiti ve taşınmaz malın idare adına tescili” başlıklı 10. maddesinde; kamulaştırmanın satın alma usulü ile yapılamaması halinde idarenin 7. maddeye göre topladığı bilgi ve belgelerle 8. madde uyarınca yaptırmış olduğu bedel tespiti ve bu husustaki diğer bilgi ve belgeleri bir dilekçeye ekleyerek taşınmaz malın bulunduğu yer asliye hukuk mahkemesine müracaat edeceği ve taşınmaz malın kamulaştırma bedelinin tespitiyle, bu bedelin, peşin veya kamulaştırma 3. maddenin ikinci fıkrasına göre yapılmış ise taksitle ödenmesi karşılığında idare adına tesciline karar verilmesini isteyeceği, mahkemenin, idarenin başvuru tarihinden itibaren en geç otuz gün sonrası için belirlediği duruşma gününü, dava dilekçesi ve idare tarafından verilen belgelerin birer örneği de eklenerek taşınmaz malın malikine meşruhatlı davetiye ile veya idarece yapılan araştırmalar sonucunda adresleri bulunamayanlara, 11.2.1959 tarihli ve 7201 Sayılı Tebligat Kanununun 28. maddesi gereğince ilan yoluyla tebligat suretiyle bildirerek duruşmaya katılmaya çağıracağı hükme bağlanmış; aynı Kanunun “Dava hakkı” başlıklı 14. maddesinde ise; kamulaştırmaya konu taşınmaz malın maliki tarafından 10. madde gereğince mahkemece yapılan tebligat gününden, kendilerine tebligat yapılamayanlara tebligat yerine geçmek üzere mahkemece gazete ile yapılan ilan tarihinden itibaren otuz gün içinde, kamulaştırma işlemine karşı idari yargıda iptal ve maddi hatalara karşı da adli yargıda düzeltim davası açılabileceği kuralına yer verilmiştir.

2942 Sayılı Kanun incelendiğinde, mülkiyet hakkının korunmasına yönelik 1982 Anayasası hükümleri nazara alınarak, özel mülkiyette yer alan taşınmazların kamulaştırılmasına dair usullere ayrıntılı olarak yer verildiği, idarelerin kamu yararının zorunlu kıldığı hallerde tesis edeceği işlemlerde izleyeceği prosedür ve yükümlülüklerin belirlendiği gibi kamulaştırma işleminin muhatabı olan gerçek ve özel hukuk tüzel kişilerinin hakları ve ne şekilde kullanacağı hususu yasa koyucu tarafından teminat altına alınmıştır.

İdari işlemler, idari makamların kamu gücünü kullanarak kamu hukuku alanında yaptığı tek yanlı, kesin doğrudan uygulanabilir işlemlerdir. İdari işlemin en belirgin özelliği ilgilinin istemine bağlı olmaksızın idarenin tek yanlı iradesi ile ilgililerin hukuksal durumunu etkileyebilmesidir. İdari işlemlerin iptal davasına konu olabilmesi için kesin ve yürütülmesi zorunlu işlem olması gerekmektedir. Bir idari işlemin kesin ve yürütülmesi zorunlu sayılabilmesi ise, hukuk düzeninde bir sonuç doğurabilmesi için gerekli olan bütün aşamaların gerçekleştirilmiş olmasına, başka bir makamın onayına ihtiyaç göstermeksizin hukuk düzeninde değişiklikler meydana getirmesine bağlıdır.

2942 Sayılı Kamulaştırma Kanunun 14. maddesiyle, aynı kanunun 10. maddesi doğrultusunda “mahkemece yapılan tebligat gününden, kendilerine tebligat yapılamayanlara tebligat yerine geçmek üzere mahkemece gazete ile yapılan ilan tarihinden itibaren otuz gün içinde, kamulaştırma işlemine karşı idari yargıda iptal … davası açılabileceğine” dair hükme yer vermekle, açılacak bedel tespit ve tescil davası sonrasında özel kanunla öngörülen otuz günlük süre içerisinde idari yargıda dava açılabileceği açık olmakla birlikte, bu aşamaya kadar olan süreçte idarelerce tesis edilen diğer işlemlerin davaya konu edilip edilemeyeceği veya hangi suretle yargılamaya konu edilebileceği yönünde Kamulaştırma Kanun’un da özel bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Ancak, bu durum kanunla getirilen özel bir sınırlama bulunmadığı sürece, mülkiyetin devrini gerektirmeyen ara işlemlerin kesin ve yürütülebilir işlem olmadığı diğer bir ifade ile davaya konu edilemeyeceği anlamına gelmemekte, her işlemin hukuk düzeni içerisinde taşıdığı öneme, muhatabı veya üçüncü kişiler üzerinde doğurduğu sonuca göre, idari işlemlerde bulunması gereken icrailik unsurunun aranması sonucunu gerektirmektedir.

Dava dosyasının incelenmesinden; davacının maliki olduğu 433 ada, 7 ve 8 parsel sayılı taşınmazlar üzerinde bulunan dükkanların, Gayrimenkul Eski Eserler Anıtlar Yüksek Kurulunun 04.11.1973 tarihli, 7086 Sayılı kararı ile korunması gerekli kültür varlığı olarak tescil edilen Cedid Valide Sultan Cami ve Külliyesinin koruma alanında bulunduğundan İstanbul IV Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulunun 19.06.2007 tarihli, 479 Sayılı kararı ile kamulaştırılmasın uygun olduğuna karar verilmesi, sonrasında Vakıflar Genel Müdürlüğünce 18.06.2008 tarihli, 69 Sayılı kamulaştırma kararı alındığı ve davacının taşınmazların satın alma usulü ile kamulaştırılması amacıyla uzlaşmaya davet edilmesi üzerine bu davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

Bakılan davada, davaya konu edilen kamulaştırmanın uygun olduğuna dair 19.06.2007 tarihli, 479 Sayılı kurul kararının alınması üzerine Vakıflar Genel Müdürlüğünce kamulaştırmaya dair diğer işlemlere devam edilebildiği, diğer bir ifade ile öncelikli olarak yapılan bu işlem ile diğer işlemlerin hukuk aleminde icrailik kazandığı, bu itibarla davaya konu işlemin üçüncü kişiler yönünden hüküm ve sonuçlarını doğurmaya başlayan bir idari işlemin doğrudan muhatabı olan davacı açısından evleviyetle kesin ve yürütülebilir bir işlem olduğunun kabulü gerektiği, bu tür işlemlere yönelik olarak ise genel hükümler çerçevesinde yargı yoluna gidilebileceği, aksi yorumla dava açma hakkının, idarenin inisiyatifinde bulunan bedel tespiti ve tescili davasını açacağı zamana dek ötelenmesinin, uyuşmazlık konusu taşınmazı kamulaştırma tehdidi altında bırakarak, mülkiyet hakkının süresi belirsiz bir biçimde engellenmesi sonucunu doğuracağı açıktır.

Kaldı ki, kamulaştırma işlemleri hakkında yapılacak hukuka uygunluk denetiminin idari yargının görev alanı içerisinde yer alması, adli yargı kolunda açılan davaların ise yalnız bedelin tespitine ve taşınmazların ilgili idareler adına tesciline yönelik davalar olması nedeniyle, idari yargıda verilecek yürütmenin durdurulmasına yönelik kararların, 2942 Sayılı Kanun’un amir hükmü gereği adli mahkemeler yönünden bekletici mesele sayıldığı hususu nazara alındığında, kamulaştırma işleminin hukuki denetiminin asliye hukuk mahkemelerinde açılması muhtemel davalara kadar engellenmesinin, yargı tekniği ve verimliliği yönünden uygun olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.

Bu durumda, İdare Mahkemesince davaya konu edilen işlemin hukuka uygunluk denetiminin yapılarak işin esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken, davaya konu kararın kesin ve icrai bir işlem niteliğinde olmadığı gerekçesiyle verilen davanın incelenmeksizin reddi yolundaki kararda isabet görülmemiştir.

Davanın, imar planlarının iptali isteminin süre aşımı nedeni ile reddi yönünden incelenmesinden;

2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 7. maddesinde, ilanı gereken düzenleyici işlemlerde dava süresinin ilan tarihini izleyen günden itibaren başlayacağı, ancak bu işlemlerin uygulanması üzerine ilgililerin düzenleyici işlem veya uygulanan işlem yahut her ikisi aleyhine birden dava açabilecekleri hüküm altına alınmakla, ilanı gereken düzenleyici işlemler yönünden ilgililere uygulama üzerine dava açma olanağı tanındığı tartışmasızdır.

İmar planları, yargısal içtihatlarla ilanı gereken genel düzenleyici işlem olarak kabul edilmiş olduğundan, uygulama işlemi olduğu öne sürülerek işlemin dayanağı imar planının iptalinin istenilmesi halinde planların uygulama işlemlerinin kapsamının ve buna göre de dava açma sürelerinin belirlenmesi gerekmektedir.

Kamulaştırma, parselasyon, ruhsat, ruhsat iptali ve yıkım işlemlerinin ise planların uygulanmasına yönelik işlemler olduğunda duraksama olmayıp, taşınmazların satın alma usulü ile kamulaştırılması amacıyla davacının uzlaşmaya davet edilmesi üzerine, kamulaştırma işleminin uygun bulunduğuna dair kurul kararının iptali istemiyle açılan davanın süresinde olduğu sonucuna varıldığından, işin esası hakkında inceleme yapılarak bir karara varılması gerekmektedir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle, İstanbul 1. İdare Mahkemesince verilen 23/10/2009 tarihli, E:2009/30, K:2009/1582 Sayılı kararının BOZULMASINA, dosyanın adı geçen Mahkemeye gönderilmesine, 20.05.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

DANIŞTAY 6. DAİRE E. 2013/7266 K. 2016/3026 T. 20.5.2016

 

Tapu tahsis belgesi sahipleri tarafından iptal davası açılamaz

Kamulaştırma ve buna bağlı kamu yararına dair işlemler ile acele kamulaştırma işlemine karşı mülkiyet hakkını ilgilendirmesi sebebiyle Tapu tahsis belgesi sahipleri tarafından iptal davası açılamaz.

İstemin Özeti : İstanbul İli, Gaziosmanpaşa İlçesinde ilan edilen riskli alan sınırları içerisindeki taşınmazların acele kamulaştırılmasına dair 14.3.2016 tarihli, 2016/8598 Sayılı Bakanlar Kurulu kararının tapu tahsis belgesine sahip davacı tarafından Gaziosmanpaşa İlçesi, … Mahallesi, 1534 ada, 2 parsel sayılı taşınmaz yönünden iptali istenilmektedir.

Davalı İdarelerin Savunmasının Özeti : Hukuki dayanaktan yoksun bulunan davanın reddine karar verilmesi gerektiği savunulmaktadır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Karar veren Danıştay Altıncı Dairesince Tetkik Hakimi açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 14. maddesi uyarınca işin gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, İstanbul İli, Gaziosmanpaşa İlçesinde ilan edilen riskli alan sınırları içerisindeki taşınmazların acele kamulaştırılmasına dair 14.3.2016 tarihli, 2016/8598 Sayılı Bakanlar Kurulu kararının tapu tahsis belgesine sahip davacı tarafından Gaziosmanpaşa İlçesi, … Mahallesi, 1534 ada, 2 parsel sayılı taşınmaz yönünden iptali istemiyle açılmıştır.

2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesinin ( a) fıkrasında; iptal davalarının idari işlemler hakkında yetki, sebep, şekil, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırılı olduklarından dolayı menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılacağı belirtildikten sonra ilk inceleme konularının belirlendiği 14. maddenin 3/c bendinde dilekçenin ehliyet yönünden inceleneceği, 15. maddenin 1/b bendinde ise; bu hususta kanuna aykırılık görülmesi halinde davanın reddedileceği hükme bağlanmıştır.

İdari işlemlerin hukuka uygunluğunun yargı yoluyla denetimini amaçlayan iptal davasının görüşülebilmesinin ön koşullardan birisi olan “dava açma ehliyeti”, her idari işleme karşı herkes tarafından iptal davası açılmasının idare ile işlemlerinde istikrarsızlığa neden olmaması ve idarenin işleyişinin bu yüzden olumsuz etkilenmemesi için, davaya konu edilecek işlem ile dava açacak kişi arasında belli ölçütler içinde menfaat ilişkisinin varlığını ifade etmektedir. Her olay ve davada, idari işlem ile dava açacak kişi arasında öngörülen subjektif ehliyet koşulu olarak menfaat ihlalinin kişisel, meşru ve güncel bir menfaat olması ölçütleri ekseninde yargı mercilerince değerlendirilerek takdir edilecektir.

2942 Sayılı Kamulaştırma Kanununun 1. maddesinde; “Bu Kanun; kamu yararının gerektirdiği hallerde gerçek ve özel hukuk tüzelkişilerinin mülkiyetinde bulunan taşınmaz malların, Devlet ve kamu tüzelkişilerince kamulaştırılmasında yapılacak işlemleri, kamulaştırma bedelinin hesaplanmasını, taşınmaz malın ve irtifak hakkının idare adına tescilini, kullanılmayan taşınmaz malın geri alınmasını, idareler arasında taşınmaz malların devir işlemlerini, karşılıklı hak ve yükümlülükler ile bunlara dayalı uyuşmazlıkların çözüm usul ve yöntemlerini düzenler. Özel kanunlarına dayanılarak gerçek ve özel hukuk tüzelkişileri adına yapılacak kamulaştırmalarda da, bu Kanun hükümleri uygulanır.” hükmü yer almaktadır.

Aynı Kanunun 27. maddesinde ise “3634 Sayılı Milli Müdafaa Mükellefiyeti Kanununun uygulanmasında yurt savunması ihtiyacına veya aceleliğine Bakanlar Kurulunca karar alınacak hallerde veya özel kanunlarla öngörülen olağanüstü durumlarda gerekli olan taşınmaz malların kamulaştırılmasında kıymet takdiri dışındaki işlemler sonradan tamamlanmak üzere ilgili idarenin istemi ile mahkemece yedi gün içinde o taşınmaz malın 10. madde esasları dairesinde ve 15. madde uyarınca seçilecek bilirkişilerce tespit edilecek değeri, idare tarafından mal sahibi adına 10. maddeye göre yapılacak davetiye ve ilanda belirtilen bankaya yatırılarak o taşınmaz mala el konulabilir.” kuralına yer verilmiştir.

2981 Sayılı İmar ve Gecekondu Mevzuatına Aykırı Yapılara Uygulanacak Bazı İşlemler ve 6785 Sayılı İmar Kanununun Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanunun “Tapu verme” başlıklı 10. Maddesinin a bendinde ( Değişik : 22/5/1986 – 3290/4 md.); Bu Kanun hükümlerine göre hazine, belediye, il özel idaresine ait veya Vakıflar Genel Müdürlüğünün idare ettiği arsa veya araziler üzerinde, gecekondu sahiplerince yapılmış yapılar, 12. madde hükümlerine göre tespit ettirildikten sonra, kayıt maliki kamu kuruluşunca bu yer hak sahibine tahsis edilir ve bu tahsisin yapıldığı tapu sicilinin beyanlar hanesinde gösterilerek ilgilisine “Tapu Tahsis Belgesi” verileceği hükmü yer almaktadır.

2981 Sayılı Kanun gerekçesinde,Yasanın amacı,ekonomik ve sosyal sebeplerle birer çekim merkezi haline gelen kentlere akın eden vatandaşların mutlak olan barınma ihtiyaçlarının giderilmesi, imar mevzuatı ve planlara uygun hale getirilebilecek yapıların belli şartlarda hukukileştirilmesi olarak belirtilmiştir. Yasa, en temel ihtiyaçlardan biri olan barınma ihtiyacını dahi karşılayamayacak durumdaki dar gelirli vatandaşların mağduriyetini gidererek bu durumda olanlara aileleriyle birlikte barınma olanağı sağlamak için hazine, belediye, il özel idaresi ve vakıf arazisi üzerine yapılan, barınma amacıyla ya da kısmen barınma kısmen işyeri olarak kullanılan kaçak yapıları meşrulaştırmıştır.

Bu meşrulaştırma sırasında Yasaya özgü olan ve tapuya esas teşkil ederek hak sahipliğini belirleyecek olan tapu tahsis belgesi verilmekte ve bu tahsisin yapıldığı tapu sicilinin beyanlar hanesinde gösterilmektedir.

Bu belge, Medeni Kanunda tanımlanan tasarruf belgelerinden farklı olup mülkiyeti değil haksahipliğini belirlemektedir. Anılan belgenin tapuya dönüşünceye kadar işlevi ise içinde oturan dar gelirli ailenin barınma ihtiyacını karşılamak olduğundan gecekondunun yıkılması ya da yıkılarak yeniden yapılması tahsisin iptali sonucunu doğurur ve ilgiliye tapu verilemez. Dolayısıyla tapu tahsis belgesi ile hak sahibi kabul edilenlerin tasarruf hakları Kanun’un belirlediği amaçlar çerçevesinde kısıtlanmıştır.

Yukarıda yer verilen mevzuat hükümlerinin birlikte değerlendirilmesinden, subjektif bir işlem olduğu tartışmasız olan kamulaştırma işlemine karşı dava açılabilmesi için kamulaştırmaya konu taşınmaz ile davacılar arasında kişisel bir menfaat ilişkisinin kurulması gerekmektedir.

Dosyanın incelenmesinden, İstanbul İli, Gaziosmanpaşa İlçesinde ilan edilen riskli alan sınırları içerisindeki taşınmazların Gaziosmanpaşa Belediye Başkanlığı tarafından acele kamulaştırılmasına dair 14.3.2016 tarihli, 2016/8598 Sayılı Bakanlar Kurulu kararının iptali istemiyle tapu tahsis belgesine sahip davacı tarafından bakılan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

Bu durumda, kamulaştırma ve buna bağlı kamu yararına dair işlemler ile acele kamulaştırma işlemine karşı mülkiyet hakkını ilgilendirmesi sebebiyle tapuda kayıtlı malikler veya diğer hak sahipleri tarafından dava açılabileceği, 2981 Sayılı Kanun’un belirlediği amaçlar çerçevesinde, kısıtlı bir hak doğuran, mülkiyeti değil hak sahipliğini belirleyen tapu tahsis belgesine dayanılarak dava açılamayacağı, bu sebeple davacının davaya konu işlemle yasal ve güncel bir menfaat ilişkisi bulunmadığından bu davayı açma ehliyetine sahip olmadığı sonucuna varılmıştır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle, 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun “İvedi yargılama usulü” başlıklı 20/A maddesi kapsamında kalan davanın ehliyet yönünden reddine, aşağıda ayrıntısı yer alan yargılama giderinin davacı üzerinde bırakılmasına, yürütmenin durdurulması istemi hakkında karar verilmediğinden 48,10 TL yürütmenin durdurulması harcının davacıya iadesine, 1.800,00-TL avukatlık ücretinin davacıdan alınarak davalı idarelere verilmesine, artan posta avansının karar kesinleştikten sonra davacının göstereceği hesaba iadesine, müdahale talebi hakkında karar verilmediğinden artan posta avansının ve müdahil karar harcının karar kesinleştikten sonra Gaziosmanpaşa Belediye Başkanlığı’na iadesine, bu kararın tebliğini izleyen 15 ( onbeş) gün içerisinde Danıştay İdari Dava Daireleri Kuruluna temyiz yolu açık olmak üzere, 12.04.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

DANIŞTAY 6. DAİRE E. 2016/13907 K. 2017/2515 T. 12.4.2017

Kamulaştırmada İdari Yargı Adli Yargı Görev Ayrımı

Kamulaştırma işlemleri hakkında yapılacak hukuka uygunluk denetimi idari yargının görev alanı içerisindedir. Adli yargı kolunda açılan davalar ise yalnız bedelin tespitine ve taşınmazların ilgili idareler adına tesciline yönelik davalardır.

İstemin Özeti : Danıştay Altıncı Dairesince verilen 05/03/2015 tarihli, E:2014/6020, K:2015/1345 Sayılı kararın, 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 54. Maddesi uyarınca düzeltilmesi istenilmektedir.
… Köyü Köy İhtiyar Heyeti’nin Savunmasının Özeti : Karar düzeltme isteminin reddi gerektiği savunulmaktadır.
Hatay Valiliği’nin Savunmasının Özeti: Savunma verilmemiştir.
Danıştay Tetkik Hakimi Düşüncesi : Kararın düzeltilmesi isteminin kabulüyle mahkeme kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Karar veren Danıştay Altıncı Dairesince Tetkik Hakiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 54. maddesinin 1. fıkrasının ( c) bendine göre kararın düzeltilmesi istemi yerinde görüldüğünden Dairemizin 05/03/2015 tarihli, E:2014/6020, K:2015/1345 Sayılı kararı kaldırılarak işin esası incelendi:
KARAR : Dava, Hatay İli, Antakya İlçesine bağlı … Köyünde Kadastro Kanunu’nun 22-a maddesine göre yeni adlarıyla oluşturulan … 110 ada, 1, 2, 113 ada, 1 Sayılı parsel ve … ( Damalka) 1, 3 Sayılı parsel sayılı taşınmazlardan …, …, …. ile gösterilen yerlerin kamu yolu ve B ile gösterilen yerlerin okul amaçlı olarak kullanılmak üzere … Köyü tüzel kişiliği adına kamulaştırılmasına dair 29.08.2013 tarihli, 2013/01 Sayılı işlemin iptali istemiyle açılmış; İdare Mahkemesince, kamulaştırma işleminin 2942 Sayılı Kamulaştırma Kanununda öngörülen bütün unsurları ile birlikte ilgilisine tebliğ edildikten sonra dava açılabileceği ve kamulaştırma işlemini oluşturan unsurlardan sadece biri veya birkaçının idari davaya konu olabilecek kesin ve yürütülmesi zorunlu işlemler niteliğinde olmadığı gibi öngörülen yasal prosedür tamamlanmadan açılacak iptal davasının da vaktinden önce açılmış dava niteliğinde olacağı sonucuna varıldığı, bu durumda Kamulaştırma Kanunun 10.maddesi gereğince davalı idarece açılacak dava sonucunda mahkemece davacılara verilecek süre içerisinde kamulaştırma kararına dava açılabileceği, bu aşamada henüz kamulaştırma işlemleri tamamlanmadığı ve hazırlık aşamasında kaldığından, açılan davanın vaktinden önce açılmış dava niteliğinde olduğu, bu haliyle ortada idari davaya konu olabilecek kesin ve yürütülebilir bir idari işlem bulunmadığı gerekçesiyle davanın incelenmeksizin reddine karar verilmiş; bu karar davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Anayasa’nın 125. maddesinde: “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır. Kamu hizmetleri ile ilgili imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinde bunlardan doğan uyuşmazlıkların milli veya milletlerarası tahkim yoluyla çözülmesi öngörülebilir. Milletlerarası tahkime ancak yabancılık unsuru taşıyan uyuşmazlıklar için gidilebilir…Yargı yetkisi, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlıdır. Yürütme görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı verilemez.” kuralı yer almıştır.
2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “Kapsam ve nitelik” başlıklı 1. maddesinde; Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare mahkemeleri ve vergi mahkemelerinin görevine giren uyuşmazlıkların çözümü, bu Kanunda gösterilen usullere tabi olacağı belirtilmiş, “İdari Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin ( a) bendinde; idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları, idari dava türleri arasında sayılmıştır.
İdarenin her türlü işlemlerine karşı dava açılabilmesi hususu 1982 Anayasasının 125. maddesiyle öngörülmüştür.
2577 Sayılı Kanunda, idari yargının görev alanına giren uyuşmazlıkların 2577 Sayılı Kanunda gösterilen usullere göre çözümleneceği belirtilmiş, aynı kanunda, ayrık düzenlemeler bulunması halinde özel kanunlarda yer verilen hükümlerin uygulanacağına dair kural ihdas edilmiştir.
2942 Sayılı Kamulaştırma Kanununun “Amaç ve kapsam” başlıklı 1. maddesinin, 1. fıkrasında; kamu yararının gerektirdiği hallerde gerçek ve özel hukuk tüzelkişilerinin mülkiyetinde bulunan taşınmaz malların, Devlet ve kamu tüzelkişilerince kamulaştırılmasında yapılacak işlemleri, kamulaştırma bedelinin hesaplanmasını, taşınmaz malın ve irtifak hakkının idare adına tescilini, kullanılmayan taşınmaz malın geri alınmasını, idareler arasında taşınmaz malların devir işlemlerini, karşılıklı hak ve yükümlülükler ile bunlara dayalı uyuşmazlıkların çözüm usul ve yöntemlerini düzenleyeceği, “Kamulaştırmada önce yapılacak işlemler ve idari şerh” başlıklı 7. maddesinde; idare kamulaştırma kararı verdikten sonra kamulaştırmanın tapu siciline şerh verilmesini kamulaştırmaya konu taşınmaz malın kayıtlı bulunduğu tapu idaresine bildireceği, bildirim tarihinden itibaren malik değiştiği takdirde, mülkiyette veya mülkiyetten gayri ayni haklarda meydana gelecek değişiklikleri tapu idaresi kamulaştırmayı yapan idareye bildirmek zorunda olduğu, idare tarafından, şerh tarihinden itibaren altı ay içinde 10. maddeye göre kamulaştırma bedelinin tespitiyle idare adına tescili isteğinde bulunulduğuna dair mahkemeden alınacak belgenin tapu idaresine ibraz edilmediği takdirde, bu şerhin tapu idaresince resen sicilden silineceği, “kamulaştırma bedelinin mahkemece tespiti ve taşınmaz malın idare adına tescili” başlıklı 10. maddesinde; kamulaştırmanın satın alma usulü ile yapılamaması halinde idarenin 7. maddeye göre topladığı bilgi ve belgelerle 8. madde uyarınca yaptırmış olduğu bedel tespiti ve bu husustaki diğer bilgi ve belgeleri bir dilekçeye ekleyerek taşınmaz malın bulunduğu yer asliye hukuk mahkemesine müracaat edeceği ve taşınmaz malın kamulaştırma bedelinin tespitiyle, bu bedelin, peşin veya kamulaştırma 3. maddenin ikinci fıkrasına göre yapılmış ise taksitle ödenmesi karşılığında idare adına tesciline karar verilmesini isteyeceği, mahkemenin, idarenin başvuru tarihinden itibaren en geç otuz gün sonrası için belirlediği duruşma gününü, dava dilekçesi ve idare tarafından verilen belgelerin birer örneği de eklenerek taşınmaz malın malikine meşruhatlı davetiye ile veya idarece yapılan araştırmalar sonucunda adresleri bulunamayanlara, 11.2.1959 tarihli ve 7201 Sayılı Tebligat Kanununun 28. maddesi gereğince ilan yoluyla tebligat suretiyle bildirerek duruşmaya katılmaya çağıracağı hükme bağlanmış; aynı Kanunun “Dava hakkı” başlıklı 14. maddesinde ise; kamulaştırmaya konu taşınmaz malın maliki tarafından 10. madde gereğince mahkemece yapılan tebligat gününden, kendilerine tebligat yapılamayanlara tebligat yerine geçmek üzere mahkemece gazete ile yapılan ilan tarihinden itibaren otuz gün içinde, kamulaştırma işlemine karşı idari yargıda iptal ve maddi hatalara karşı da adli yargıda düzeltim davası açılabileceği kuralına yer verilmiştir.
2942 Sayılı kanun incelendiğinde, mülkiyet hakkının korunmasına yönelik 1982 Anayasası hükümleri nazara alınarak, özel mülkiyette yer alan taşınmazların kamulaştırılmasına dair usullere ayrıntılı olarak yer verildiği, idarelerin kamu yararının zorunlu kıldığı hallerde tesis edeceği işlemlerde izleyeceği prosedür ve yükümlülüklerin belirlendiği gibi kamulaştırma işleminin muhatabı olan gerçek ve özel hukuk tüzel kişilerinin hakları ve ne şekilde kullanacağı hususu yasa koyucu tarafından teminat altına alınmıştır.
İdari işlemler, idari makamların kamu gücünü kullanarak kamu hukuku alanında yaptığı tek yanlı, kesin doğrudan uygulanabilir işlemlerdir. İdari işlemin en belirgin özelliği ilgilinin istemine bağlı olmaksızın idarenin tek yanlı iradesi ile ilgililerin hukuksal durumunu etkileyebilmesidir. İdari işlemlerin iptal davasına konu olabilmesi için kesin ve yürütülmesi zorunlu işlem olması gerekmektedir. Bir idari işlemin kesin ve yürütülmesi zorunlu sayılabilmesi ise, hukuk düzeninde bir sonuç doğurabilmesi için gerekli olan bütün aşamaların gerçekleştirilmiş olmasına, başka bir makamın onayına ihtiyaç göstermeksizin hukuk düzeninde değişiklikler meydana getirmesine bağlıdır.
2942 Sayılı Kamulaştırma Kanunun 14. maddesiyle, aynı kanunun 10. maddesi doğrultusunda “mahkemece yapılan tebligat gününden, kendilerine tebligat yapılamayanlara tebligat yerine geçmek üzere mahkemece gazete ile yapılan ilan tarihinden itibaren otuz gün içinde, kamulaştırma işlemine karşı idari yargıda iptal … davası açılabileceğine” dair hükme yer vermekle, açılacak bedel tespit ve tescil davası sonrasında özel kanunla öngörülen otuz günlük süre içerisinde idari yargıda dava açılabileceği açık olmakla birlikte, bu aşamaya kadar olan süreçte idarelerce tesis edilen diğer işlemlerin davaya konu edilip edilemeyeceği veya hangi suretle yargılamaya konu edilebileceği yönünde Kamulaştırma Kanun’un da özel bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Ancak, bu durum kanunla getirilen özel bir sınırlama bulunmadığı sürece, mülkiyetin devrini gerektirmeyen ara işlemlerin kesin ve yürütülebilir işlem olmadığı diğer bir ifade ile davaya konu edilemeyeceği anlamına gelmemekte, her işlemin hukuk düzeni içerisinde taşıdığı öneme, muhatabı veya üçüncü kişiler üzerinde doğurduğu sonuca göre, idari işlemlerde bulunması gereken icrailik unsurunun aranması sonucunu gerektirmektedir.
Dosyanın incelenmesinden, davalı idarece 29.08.2013 tarihli 2013/01 Sayılı onayla davacıya ait taşınmazında bulunduğu bölgenin kamulaştırılmasına karar verildiği, Hatay İl Özel İdaresi Yol ve Ulaşım Hizmetleri Müdürlüğünün 06.09.2013 tarihli, 49783983-349-17193 Sayılı kararıyla söz konusu yer okul yeri ve köyün ulaşım yolu olarak kullanılmakta olduğundan kamulaştırılmasının uygun bulunduğu, daha sonra 09.09.2013 tarihli valilik oluruyla kamulaştırma işleminin onaylandığı, alınan karardan davacının Hatay Tapu Sicil Müdürlüğüne 01.11.2013 tarihinde vermiş olduğu dilekçe üzeine davalı idare tarafından davaya konu kararın bildirilmesi üzerine haricen haberdar olması üzerine bakılmakta olan davanın açıldığı, Dairemizin 05.11.2014 tarihli, E:2014/6020 esas sayılı ara kararıyla Hatay Valiliği’nden; 2942 Sayılı Kamulaştırma Kanununun 10. maddesi uyarınca, taşınmaz malın bulunduğu yer asliye hukuk mahkemesine müracaat edilerek taşınmaz malın kamulaştırma bedelinin tespiti ve idare adına tescili davasının açılıp açılmadığının sorulduğu, davalı idarenin 10.02.2015 tarihli cevabi yazısından Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan bir davanın olmadığı anlaşılmıştır.
Kamulaştırma işlemleri hakkında yapılacak hukuka uygunluk denetiminin idari yargının görev alanı içerisinde yer alması, adli yargı kolunda açılan davaların ise yalnız bedelin tespitine ve taşınmazların ilgili idareler adına tesciline yönelik davalar olması nedeniyle, idari yargıda verilecek yürütmenin durdurulmasına yönelik kararların, 2942 Sayılı Kanun’un amir hükmü gereği adli mahkemeler yönünden bekletici mesele sayıldığı hususu nazara alındığında, kamulaştırma işleminin hukuki denetiminin asliye hukuk mahkemelerinde açılması muhtemel davalara kadar engellenmesinin, yargı tekniği ve verimliliği yönünden uygun olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
Bu durumda, İdare Mahkemesince, Kamulaştırma Kanununun 7. Maddesi uyarınca tapu siciline şerh verilmek suretiyle mülkiyetin sınırsız kullanımını engelleyen davaya konu edilen kamulaştırma işleminin davacının hukuksal durumunu etkileyen kesin ve yürütülebilir bir işlem olduğu dikkate alınmak suretiyle hukuka uygunluk denetiminin yapılarak işin esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken, davaya konu belediye encümeni kararının kesin ve icrai bir işlem niteliğinde olmadığı gerekçesiyle verilen davanın incelenmeksizin reddi yolundaki kararda isabet görülmemiştir.
SONUÇ : Açıklanan nedenlerle, Hatay İdare Mahkemesince verilen 05/03/2015 tarihli, E:2014/6020, K:2015/1345 Sayılı kararının BOZULMASINA, dosyanın adı geçen Mahkemeye gönderilmesine, 25.05.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

DANIŞTAY 6. DAİRE E. 2015/7256 K. 2016/3169 T. 25.5.2016

SERBEST BÖLGELERDE ÇALIŞAN İŞÇİLERDEN KESİLEN GELİR VERGİSİ KESİNTİSİ

Serbest Bölgelerde Çalışan İşçilerden Kesilen Gelir Vergisi Kesintisine İlişkin Emsal Mahkeme Kararı

T.C.
İSTANBUL BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ
29. HUKUK DAİRESİ
E. 2017/170
K. 2017/258
T. 22.2.2017
• İŞÇİ İLE İŞVEREN İLİŞKİSİNDEN KAYNAKLANAN ALACAK ( Kanunda Öngörülen Koşulların Gerçekleşmesi Halinde İşçinin Ücretinden Gelir Vergisi Kesilemeyeceği/Ücretten Kesilecek Verginin İse Mükellefinin İşçi Olduğu Kanundaki Koşulların Gerçekleşmesi Halinde Muafiyetten İşçinin Yararlanacağı – Davalı Tarafça Islah Dilekçesine Karşı Açıkça İleri Sürülmüş Bir Zamanaşımı İtirazının Bulunmadığı/Davanın Kabulüne Karar Verilmesi Gerekirken Mahkemece Reddedildiği – Davacı Vekilinin İstinaf Talebinin Kabulü Gerektiği )
• ÜCRETTEN KESİLECEK VERGİNİN MÜKELLEFİNİN İŞÇİ OLMASI ( Kanunda Öngörülen Koşulların Gerçekleşmesi Halinde İşçinin Ücretinden Gelir Vergisi Kesilemeyeceği/Davalı Tarafça Islah Dilekçesine Karşı Açıkça İleri Sürülmüş Bir Zamanaşımı İtirazının Bulunmadığı – Davanın Kabulüne Karar Verilmesi Gerekirken Mahkemece Reddedildiği/Davacı Vekilinin İstinaf Talebinin Kabulü Gerektiği )
• VERGİ İSTİSNASINDAN YARARLANILMASI ( Kanunda Öngörülen Koşulların Gerçekleşmesi Halinde İşçinin Ücretinden Gelir Vergisi Kesilemeyeceği/Ücretten Kesilecek Verginin İse Mükellefinin İşçi Olduğu Kanundaki Koşulların Gerçekleşmesi Halinde Muafiyetten İşçinin Yararlanacağı – Davalı Tarafça Islah Dilekçesine Karşı Açıkça İleri Sürülmüş Bir Zamanaşımı İtirazının Bulunmadığı/Davanın Kabulüne Karar Verilmesi Gerekirken Mahkemece Reddedildiği – Davacı Vekilinin İstinaf Talebinin Kabulü Gerektiği )
• ZAMANAŞIMI İTİRAZI ( Davalı Tarafça Islah Dilekçesine Karşı Açıkça İleri Sürülmüş Bir İtirazın Bulunmadığı – Davanın Kabulüne Karar Verilmesi Gerekirken Mahkemece Reddedildiği/Davacı Vekilinin İstinaf Talebinin Kabulü Gerektiği )
3218/m.Geç.3
ÖZET : Taraflar arasındaki uyuşmazlık 3218 S.K’nun geçici 3.maddesi uyarınca getirilen vergi istinasından işçi ve işverenden hangisinin yararlanacağı noktasında toplanmaktadır. Kanunda öngörülen koşulların gerçekleşmesi halinde işçinin ücretinden gelir vergisi kesilemeyeceği, ücretten kesilecek verginin ise mükellefinin işçi olduğu, kanundaki koşulların gerçekleşmesi halinde muafiyetten işçinin yararlanacağı kanaatine varılmıştır.Davalı tarafça ıslah dilekçesine karşı açıkça ileri sürülmüş bir zamanaşımı itirazının bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bu durum karşısında; davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, ilk derece mahkemesince davanın reddine karar verilmesinin dosya kapsamına uygun olmadığı anlaşılmıştır.Açıklanan nedenle davacı vekilinin istinaf talebinin kabulü gerekir.

DAVA : Davalı tarafın istinaf başvurusu üzerine dairemizce duruşmasız olarak yapılan inceleme sonunda;

GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:

KARAR : Dava: Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davacının, davalıya ait iş yerinde dava dilekçesinde belirtilen tarihte çalışmaya başlayarak iş akdinin iş verence dava dilekçesinde belirtilen tarihte feshedildiğini, kesilen gelir vergisi kesintilerinin davacıya ödenmediğini bu ndenle fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere 500 TL gelir vergisi kesintisinin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava ettiği anlaşılmıştır.

CEVAP : Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; davacı şirketin 2014 ve 2015 yıllarında davalının ihracatı serbest bölgeler kanunundaki şartları gerçekleştiremediğinden teşviktin faydalanamadığını yıl bitiminde teşvik şartlarının gerçekleşmesi ile terkin işleminin yapıldığını, davaya bakmaya iş mahkemesinin görevli olmadığını, görevli mahkemenin vergi mahkemesi olduğunu, işlemin idari bir işlem olduğunu zaman aşımı itirazında bulunduklarını, davacının varsa vergi iade hakkını, davalıdan istemeyeceğini, husumet itirazlarının olduğunu, davacının net ücretinden yasa gereği kesilmesi gerekli kesintilerin iş veren tarafından ödendiğini davacının hiçbir kaybının olmadığını, davanın haksız olduğunu 2014 ve 2015 yılları için davalının vergi iadesi almadığını bu yıllar için vergi iadesi teşviki istemeyeceğini davacının kötü niyetli davranarak sebepsiz zenginleşme peşinde olduğunu ihtiyati tedbir talebinin haksız ve kötü niyetli olduğunu belirterek davaya bakmakla görevli vergi mahkemesi olduğundan mahkemenin görevsizliğine ve davanın husumet yönünden reddine karar verilmesini savunduğu anlaşılmıştır.

İLK DERECE MAHKEMESİ KARARININ ÖZETİ : İlk derece mahkemesince”SGK ve işyeri kayıtları celp edildikten sonra oluşturulan heyet bilirkişilerinden rapor alınmış, bilirkişilerin mahkememize vermiş olduğu 18/08/2016 tarihli raporda mali incelemeler sonucunda tespit edilen ücretin net ücret olduğu konusunda bilirkişi heyetinin ortak kanaate vardığını, davacının hak kazanması halinde; gelir vergisi istisnasından doğan işçi alacak tutarının 2.712,31 TL olarak hesaplandığını belirtmiştir.

Davacı vekili, 24/08/2016 harç tarihli ıslah dilekçesinde özetle; gelir vergisi istisnasından doğan işçi alacak tutarının 2.712,31 TL olarak ıslah ettiklerini belirtmiştir.

Davacıya ait SGK sicil dosyası, işyeri özlük dosyası dosya içerisine getirtilmiştir.

Davalı vekili hukuki mütaala, ek hukuki mütaala başlıklı uzman görüşü mahiyetinde belgeler sunmuş ayrıca uyuşmazlık hakkında örnek yargı kararları sunmuştur.

Taraflar arasındaki uyuşmazlığın serbest bölgede faaliyet gösteren davalı çalışanlarının gelir vergisi alacaklarının bulunup bulunmadığı hususunda toplandığı anlaşılmıştır.

5810 Sayılı Kanunun 7. maddesi ile değiştirilen 01/01/2009 tarihinden geçerli olmak üzere yürürlüğü giren 3218 Sayılı Serbest Bölgeler Kanunun geçici 3. maddesinde bu bölgelerde üretilen ürünlerin FOB bedelinin en az %85’ini yurt dışına ihraç eden mükelleflerin istihdam ettikleri personele ödedikleri ücretlerin gelir vergisinden müstesna olduğu ve bu oranın %50’ye kadar indirmeye ve kanunu seviyesine kadar yükseltmeye Bakanlar Kurulunun yetkili olduğu ve yıllık artış tutarı bu oranın altında kalan mükelleflerden zamanın da tahsil edilmeyen vergilerini cezasız olarak gecikme zammı ile birlikte tahsil edileceği belirtilmiştir. İstisna uygulamasından yararlanan mükelleflerin yurt dışı ihracat tutarının toplam satış tutarına oranının %85 veya üzerinde gerçekleştiğinin faaliyet raporu ile tespit edilmesi halinde vergi dairesince tescil edilen verginin terkin edileceği ve öte yandan serbest bölgede üretim halinde bulunan işletmelerde çalıştırılan ve yıl içinde gelir vergisi tevkifatı yapılmış olan işçi ücretlerinin de işverenin yıl sonu itibarı ile ürettikleri ürünlerin %85’ini yurt dışına ihraç etme şartını gerçekleştirmesi halinde gelir vergisi istisnasından yararlanabileceği belirtilmektedir. Yasa hükmünde açık bir şekilde ücret gelirlerine vergi istisnası uygulanacağı, uygulamanın %85 yurt dışı satışının gerçekleşmesine bağlı olduğu ve verginin muhtasar beyannamelerde bildirim yapılacağı ancak tescil edileceği, şartın gerçekleşmesi durumunda da terkin edileceği belirtilmiştir. Söz konusu düzenlemede indirim konusu gelir vergisinin ücretlerer yansıtalamayacağı ve istisnanın işçiye ödenip ödenmeyeceği hususunda ayrıntılı bir açıklama yapılmamıştır. bu düzenleme de, belirli bir şartı yerine getiren işverenlerin istihdam ettikleri personele ödedikleri ücretlerin gelir vergisinden istisna oldugu yönünde olup bunun sonucunda aylık olarak işçi ücretlerinden kesilen vergisi tutarının ücretlerin istisna kapsamına girmesi halinde kesilen bu tutarın işverenlerde kalacağına ilişkin her hangi bir hüküm de içermemeketedir. Ayrıca 213 Sayılı “Vergi Kanununun 8. maddesinde mükellef vergi kanunlarına göre kendisine vergi borcu terettüb eden gerçek veya tüzel kişi ” vergi sorumlusu ise “verginin ödenmesi bakımından alacakları vergi dairesine karşı muhatap olan kişi” olarak tanımlanmıştır. Bu durumda belirtilen yasal düzenlemelerde gelir vergisi mükellefinin işçi ve vergi sorumlusunun da işveren olduğu açık olduğundan işçi ücretlerinden kesilen gelir vergisi tutarınının istisna kapsamında olması durumunda işçilere geri ödenmesi gerektiği düşüncesine varılmış ise de dava konusu işçi alacağı yönünden incelendiğinde davacının iş sözleşmesinin net ücret üzerinden yapıldığı dolayısıyla vergi ve sigorta tutarlarında meydana gelecek artış ve azalışların ya da ödenecek gelir vergisinin hiç olmayışının sözleşmeye göre işçiye yansıtılamayacağı, alınan bilirkişi raporunda tespit edilen ücretin net ücret olduğu konusunda bilirkişi heyetinin ortak kanaate vardığı ancak gelir vergisi istisnasının davacıya ödenmesi yönünden farklı düşünmüşlerse de mahkememizce ücretin net olduğu, yıl içinde gelir vergisi artışından etkilenmeksizin sabit bir miktar olarak davacı ücretinin ödendiğinin anlaşılması, vergi artışının davalıca karşılanmasında olduğu gibi verginin azalması veya tamamen ortadan kalktığı durumda da davalının bundan etkilenmesi gerekeceği, davalının yükümlülüğünün gelir vergisi artışından etkilenmeyen sabit ücret ödemek olduğu bu hususun davanın reddi için yeterli kabul edilmesinin dosya kapsamına uygun olduğu görülerek bu nedenle davacı işçinin vergi istisnasından dolayı bir alacağın olmadığı kanaatine varılmıştır.Tüm bu nedenlerle davacının davasının reddi yönünde hüküm kurulmuştur. ” şeklinde gerekçe oluşturulmuştur.

İLERİ SÜRÜLEN İSTİNAF SEBEPLERİ : Davacı vekili gerekçeli istinaf dilekçesinde özetle; sunulan bilgi ve belgelerin dikkate alınmaksızın davacının aleyhine davanın reddine karar verilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğunu, bozmayı gerektirdiğini, gerekçeli karar da; “… davalı vekili hukuki mütalaa, ek hukuki mütalaa başlıklı uzman görüşü mahiyetinde belgeler sunmuş ayrıca uyuşmazlık hakkında örnek yargı kararları sunmuştur …” dendiğini, yerel Mahkemece, bu yönde bir görüş bildirilmiş olması ve gerekçeli karar metninde dilekçe eklerinde sundukları; daha önce aynı davalı işverenliğe karşı açılmış aynı mahiyette olan, kabul gören ve Yargıtay’ca onanmış delil olarak sundukları dosyalara gerekçeli kararda dahi yer verilmediğini, dikkate alınmadığını, işbu sebep bile başlı başına bir bozma sebebi teşkil ettiğini, davacının davalı işverenlik bünyesinde brüt ücret ile istihdam edildiğini, bordrolarda açıkça tespit edilmesine ve bu konuda davalı işverenlik aleyhine tesis edilmiş, kabul görmüş ve Yargıtayca onanmış dosyalar olmasına rağmen bu hususların göz ardı edildiğini, yerel mahkemece gerekçeli kararında, dayanıksız olarak müvekkilinin “net” ücret ile istihdam edildiğinden bahisle davanın reddine karar verildiğini, bu yönde bir tespitin kabulünün mümkün olmadığını, müvekkilinin davalı işverenlik bünyesinde “brüt” ücret ile istihdam edildiğini, bir an için davacının net ücret ile istihdam edildiği varsayılsa bile; 3218 sayılı Serbest Bölgeler Kanunu’nun geçici 3. Maddesinin 2. Fıkrası, 12.11.2008 tarihli ve 5810 sayılı Serbest Bölgeler Kanunu ile Gümrük Kanunu’nda değişiklik yapılması hakkında Kanunun 7. Maddesiyle 01.01.2009 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere;

“Avrupa Birliğine tam üyeliğin gerçekleştiği tarihi içeren yılın vergilendirme döneminin sonuna kadar;

a- Serbest bölgelerde üretim faaliyetlerinde bulunan mükelleflerin bu bölgelerde imal ettikleri ürünlerin satışından elde ettikleri kazançları gelir veya kurumlar vergisinden müstesnadır. Bu istisnanın 193 sayılı gelir vergisi kanununun 94. Maddesinin birinci fıkrasının ( 6 ) numaralı bendinin ( b ) alt bendi ile 5520 sayılı kurumlar vergisi kanununun 15. Ve 30. Maddeleri uyarınca yapılacak tevkifata etkisi yoktur.

b- Bu bölgelerde, üretilen FOB bedelin en az %85’ini yurtdışına ihraç eden mükelleflerin istihdam ettikleri personele ödedikleri ücretler gelir vergisinden müstesnadır…

c- Bu bölgelerde gerçekleştirilen faaliyetlerle ilgili olarak yapılan işlemler ve düzenlemeler kağıtlar damga vergisi ve harçlardan müstesnadır…” dendiğini, davalı işverenlik aleyhine daha önce tarafınca aynı konu ile aynı mahiyette davalar açıldığını, ( Kocaeli 3. İş Mahkemesinin 2014/666……683-E. sayılı seri dosyaları ), bu davalarda yerel mahkeme taleplerini yerinde görerek hüküm kurduğunu, anılan dosyalardan 8 tanesinin ( 2014/669E., 2014/673-E., 2014/679-E., 2014/680-E., 2014/681-E., 2014/682-E., 2014/683-E. ) temyiz yolu kapalı olarak kesinleştiğini, davalı tarafça bu kararlara ilişkin Kanun Yararına Bozma yoluna başvurulduğunu, taleplerin Adalet Bakanlığı tarafından reddedildiğini, davalı tarafından temyiz edilen 10 tane dosyanın ( 2014/666E., 2014/667-E., 2014/668-E., 2014/670-E., 2014/671-E., 2014/672-E., 2014/674-E., 2014/675-E., 2014/677-E., 2014/678-E. ) Yargıtay tarafından 21.12.2015 tarihinde onanarak kesinleştiğini, işbu dosyalara davalı tarafından sunulan işçi ücret bordrolarında, ücretlerin tamamının brüt iken; aleyhlerine red kararı verilen dosyalarda bu ücretlerin nete dönüşmüş olması, davalı işverenlikçe bordrolar üzerinde değişiklik yapıldığını gösterdiğini, tüm dosyalar bakımından sunulan bordrolar imzasız olmakla, davalı işverenlikçe kolayca değiştirilebilecek mahiyette olduğunu, aynı iş kolunda, aynı vasıfla istihdam edilen işçiler bakımından ücretin değişmesinin hayatın olağan akışına uygun düşmeyeceğinin göz önünde bulundurulduğunda; kesinleşen dosyalarda ücretlerin brüt görünmesi ve red kararı verilen dosyamızda ise net olarak görünmesi bordrolar üzerinde değişiklik yapıldığını açıkça ortaya koyduğunu, dava değerlerinin düşük olması sebebiyle, davalı lehine maktu olarak 1.800,00 TL vekalet ücretine hükmedilmesinin başlı başına bir bozma sebebi olduğunu, yerel mahkeme tarafından dava değerleri gözetilmeksizin, tüm seri dosyalar bakımından davacı lehine maktu olarak 1.800,00 TL vekalet ücretine hükmedildiğini, reddedilen miktar üzerinden vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken bu yönde bir hüküm tesis edilmesinin bozma sebebi olduğunu, dava değerleri düşük olan dosyalarda, vekalet ücretinin 1.800,00 TL’ye tekabül etmeyeceğini, yerel mahkeme tarafından seri dosyaların dava değerleri göz önünde bulundurulmaksızın, dava değerleri düşük olmasına rağmen reddedilen kısım üzerinden değil de maktu olarak 1.800,00 TL vekalet ücretine hükmedilmiş olmasının kabulünün mümkün olmadığını tüm bu sebeplerle mahkeme kararının ortadan kaldırılması ve yeniden talepleri doğrultusunda davacı müvekkil lehine bir hüküm tesis edilmesini talep etmiştir.

GEREKÇE :

HMK 355. Madde düzenlenmesine göre, kamu düzenine aykırılık halleri hariç istinaf dilekçesinde belirtilen sebepler ile sınırlı olmak üzere yapılan inceleme sonunda;

Davacı vekilinin istemi gelir vergisi kesintisinin iadesine yönelik olup talep mahkemece reddedilmiştir.

Taraflar arasındaki uyuşmazlık 3218 S.K’nun geçici 3.maddesi uyarınca getirilen vergi istinasından işçi ve işverenden hangisinin yararlanacağı noktasında toplanmaktadır.

Bu konu birçok yargısal uyuşmazlığa konu edilmiş olup; Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 2016/35340-2016/22796 E/K sayılı kararı; “….5810 Sayılı Kanun’un 7. Maddesi ile değiştirilen ve 01.01.2009 tarihinden geçerli olmak üzere yürürlüğe giren 3218 sayılı Serbest Bölgeler Kanunu’nun geçici 3. Maddesinde bu bölgelerde üretilen ürünlerin FOB bedelinin en az %85’ini yurtdışına ihraç eden mükelleflerin istihdam ettikleri personele ödedikleri ücretlerin gelir vergisinden müstesna olduğu ve bu oranı %50’ye kadar indirmeye ve kanuni seviyesine kadar yükseltmeye Bakanlar Kurulu’nun yetkili olduğu ve yıllık satış tutarı bu oranın altında kalan mükelleflerden zamanında tahsil edilmeyen vergilerin cezasız olarak gecikme zammı ile birlikte tahsil edileceği belirtilmiştir. İstisna uygulamasından yararlanan mükelleflerin yurtdışı ihracat tutarının toplam satış tutarına oranının %85 veya üzerinde gerçekleştiğini, faaliyet raporu ile tespit edilmesi halinde vergi dairesince tescil edilen verginin terkin edileceği ve öte yandan serbest bölgede üretim faaliyetinde bulunan işletmelerde çalıştırılan ve yıl içerisinde gelir vergisi tevkifatı yapılmış olan işçilerin de işvenin yılsonu itibariyle ürettikleri ürünlerin %85’ini yurtdışına ihraç etme şartını gerçekleştirmesi halinde gelir vergisi istisnasından yararlanabileceği belirtilmiştir.

Bu yasa maddelerine dayanılarak Maliye Bakanlığı tarafından çıkarılan 1 seri nolu 3218 Sayılı Serbest Bölgeler Kanunu tebliğinde ise, işverenin gerekli koşulları yerine getirmesi halinde yıl içinde verilen muhtasar beyannameler üzerinden hesaplanan ve ödenen ücretlere ilişkin gelir vergisi tevkifat tutarları, bu tebliğ ile belirlenen koşullar ile ilgili vergi dairesi tarafından 213 sayılı kanun hükümlerine göre düzeltme işlemi yapılarak mükellefe ret ve iade edilecektir, düzenlemesi getirilmiştir.

Yasal düzenlemelere ve usule bakıldığında; serbest bölgede faaliyet gösteren üretici işverenin, işçilerin ücretlerinden gerekli gelir vergisi kesintisini yapması, bunu bağlı bulunduğu vergi dairesine beyan etmesi, beyan edilen bu verginin tecili ve işverenin yeminli mali müşaviri tarafından hazırlanan raporla kanunda aranan koşulları sağladığının tespiti halinde, bu verginin düzeltme fişi ile terkin edilmesi gerekmektedir.

Terkinle sonuçlanan bu süreçte kesinti ve terkin konusu bu gelir vergisi üzerinde, işverenin mi yoksa işçinin mi hakkının olduğu sorusu ile karşılaşılmaktadır.

213 Sayılı Vergi Usul Kanunun 8. Maddesine göre aynı zamanda vergi sorumlusu sıfatını taşıyan işveren, işçiye ödeyeceği ücretten devlete ait gelir vergisini keser ve bu kesintiyi devlete yine kendisinin verdiği bir muhtasar beyanname ile öder. Görüldüğü üzere devletle ücretli işçi arasındaki ilişkide işverenin rolü, işçiye ait ücretten kesilen verginin devlete aktarılması işindeki bir aracılıktan ibarettir. Bu ilişkide işçi gelir vergisi mükellefi, işveren ise bu verginin beyanı ve tahsili ile görevli vergi sorumlusudur. Bu ilişki çerçevesinde vergi sorumlusunun işçiden kesilen gelir vergisi üzerinde hiçbir hak sahipliği bulunmamakta, sadece kesilen bu tutarı doğru bir biçimde beyan ve vergi dairesi veznesine intikal ettirme görevi yerine getirilmektedir.

Uyuşmazlık, vergi dairesinin yaptığı herhangi bir işlemden değil, vergi dairesince işverene ret ve iadesi yapılan işçi ücretinden kesilen gelir vergisi tutarının işçiye mi işverene mi ait olduğudur. Dolayısıyla uyuşmazlığın tarafları işçi ve işverendir. Nitekim yukarıda yer verilen genel tebliğ hükümleri gereği işveren tarafından kesilen vergi tutarı YMM raporuyla işverenin teşvik kapsamında olduğunun belirlenmesine kadar yine işveren uhdesinde kalmakta, rapor olumluysa vergi dairesine hiç intikal etmeksizin düzeltme işlemiyle reddedilmektedir. YMM raporuna göre işverenin teşvik kapsamında olmadığının anlaşılması halinde ise bu tutar gecikme zammı ile beraber vergi dairesine yatırıldığından işçinin de işverene yöneltebileceği bir talep hakkı kalmamaktadır.

İstisna uygulamasından yararlanan mükelleflerin yurt dışı ihracat tutarının toplam satış tutarına oranı, %85 veya üzerinde gerçekleştiğinin YMM faaliyet raporu ile tespit edilmesi halinde, vergi dairesince tecil edilen vergi terkin edilecektir.

Öte yandan, serbest bölgede üretim faaliyetinde bulunan işletmelerde çalıştırılan ve yıl içinde gelir vergisi tevkifatı yapılmış olan işçi ücretleri de, işverenin yılsonu itibarıyla ürettikleri ürünlerin %85’ini yurt dışına ihraç etme şartını gerçekleştirmesi halinde, gelir vergisi istisnasından yararlanılabilecektir.

3218 sayılı Serbest Bölgeler Kanunu’nun lafzında dahi işçiden kesilen gelir vergisinin işverene aktarılacağı düzenlenmemişken, idari yazı ve işlemlerle böyle bir sonuca ulaşılması mümkün değildir.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinde, vergi mevzuatına göre ücret ve benzeri alacaklar gelir vergisine tabidir. Bu nedenle, ücretin iş sözleşmesinde net olarak belirlenmesi vergi tahakkuk ettirilmeyeceği sonucunu doğurmamaktadır. Davaya konu bakanlık yazısının dayanağı, 3218 sayılı Serbest Bölgeler Kanunu’nun geçici 3. maddesi olup; bu maddede belirtilen koşulların gerçekleşmesi halinde işçinin ücretinden gelir vergisi kesilemeyeceği ortadadır. Ücretten kesilecek verginin, yukarıda ayrıntılı bir biçimde ifade edildiği üzere, mükellefi işçi olup, kanundaki koşulların gerçekleşmesi halinde muafiyetten yararlanacak olan da işçidir…” şeklindedir.

Somut olayda; yukarıda belirtilen Yargıtay ilamında belirtilen gerekçeler dairemizce de benimsenerek, 3218 sayılı Serbest Bölgeler Kanunu’nun geçici 3. Maddesinde öngörülen koşulların gerçekleşmesi halinde işçinin ücretinden gelir vergisi kesilemeyeceği, ücretten kesilecek verginin ise mükellefinin işçi olduğu, kanundaki koşulların gerçekleşmesi halinde muafiyetten de işçinin yararlanacağı kanaatine varılmıştır.Davalı tarafça ıslah dilekçesine karşı açıkça ileri sürülmüş bir zamanaşımı itirazının bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bu durum karşısında; davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, ilk derece mahkemesince davanın reddine karar verilmesinin dosya kapsamına uygun olmadığı anlaşılmıştır.

Bu nedenle davacı vekilinin istinaf talebinin kabulü ile; ilk derece mahkemesi kararının HMK’nun 353/1-b/2.bendi uyarınca kaldırılarak; davanın kabulüne karar vermek gerekmiş ve aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle;

1- ) Davacı vekilinin istinaf talebinin KABULÜNE;

2- ) Kocaeli 4. İş Mahkemesi’nin 22/09/2016 tarih ve 2016/114- 2016/963 E/K sayılı kararının 6100 Sayılı HMK’nun 353/1-b/2. bendi uyarınca KALDIRILMASINA,

Davacı tarafından davalı aleyhine açılan alacak davasının KABULÜ ile;

2.712,31 TL gelir vergisi kesintisi alacağının 500,00 TL’sinin dava tarihi olan 29/01/2016 tarihinden, kalan kısmının ıslah tarihi olan 24/08/2016 tarihinden itibaren işleyecek en yüksek banka mevduat faizi ile birlikte davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine,

Alınması gereken 185,27 TL harçtan peşin ve ıslahta alınan 66,98- TL harcın mahsubu ile bakiye 118,29 TL harcın davalıdan tahsili ile hazineye gelir KAYDINA,

Davacı taraf kendisini vekil ile temsil ettirdiğinden karar tarihinde yürürlükte bulunan AAÜT’ uyarınca kabul edilen kısım üzerinden hesaplanan 1.980.00 TL vekalet ücretinin davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine,

Davacı tarafça yapılan 1,002,40 TL bilirkişi ve çeşitli posta gideri ile 209,38 TL harç olmak üzere toplam 1.211,78 TL yargılama giderinin davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine,

Davalı tarafından yapılan yargılama giderinin kendi üzerinde bırakılmasına,

3- ) Davacının istinaf başvurusu yönünden ödediği 29,20 TL istinaf karar harcının istek halinde davacıya iadesine,

4- ) Taraflarca yatırılıp kullanılmayan gider avansı var ise mahkemesince ilgili tarafa iadesine,

Dair, dosya üzerinden yapılan inceleme sonucunda, 6763 S.K ile değişik 5521 S.K’nun 8/3. maddesi uyarınca miktar itibarıyle KESİN olmak üzere, 22.02.2017 tarihinde kesin olarak oy birliği ile karar verildi.

ELEKTRİK KAYIP KAÇAK BEDELİ

KAYIP/KAÇAK ELEKTRİK BEDELİ KONUSUNDA YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI

T.C. Yargıtay  Hukuk Genel Kurulu
Esas No : 2013/7-2454
Karar No : 2014/679
Karar Tarihi : 21.05.2014
Y A R G I T A Y  İ L A M I
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ : Silifke 1.Asliye Hukuk Mahkemesi (EPDK’ya Tüketici Mahkemesi Sıfatıyla)
TARİHİ : 11/12/2013
NUMARASI : 2013/784 E-2013/1103 K.
DAVACI : T… Elektrik Dağıtım A.Ş. vekili Av. E. T.
DAVALI : H. G.
KAYIP/KAÇAK ELEKTRİK BEDELİ KONUSUNDA YARGITAY HUKUK GENEL KURULU’NUN NİHAİ KARARI (… Elektrik enerjisinin nakli esnasında meydana gelen kayıp ile başka kişiler tarafından hırsızlanmak suretiyle kullanılan elektrik bedellerinin, kurallara uyan abonelerden tahsili yoluna gitmek hukuk devleti ve adalet düşünceleri ile bağdaşmamaktadır.) (DOSYA 24.06.2014’de KAPATILMIŞTIR)
ELEKTRİK KAYIP/KAÇAK BEDELİNİN TÜKETİCİDEN TAHSİL EDİLMESİNİN HUKUK DEVLETİ VE ADALET DÜŞÜNCESİ İLE BAĞDAŞMADIĞI ( Kayıp Kaçak Bedelinin Tüketiciden Tahsil Edilemeyeceği – Elektrik Enerjisinin Nakli Esnasında Oluşan Kayıp İle Başka Kişiler Tarafından Hırsızlanmak Suretiyle Kullanılan Elektrik Bedellerinin Kurallara Uyan Abonelerden Tahsil Edilmesinin Hukuk Devleti ve Adalet Düşünceleri İle Bağdaşmayacağı )
KAYIP/KAÇAK BEDELİNİN TÜKETİCİDEN TAHSİLİ ( Hakem Heyeti Kararına İtiraz – EPDK’ya Elektrik Bedeli Fiyatlandırma Unsuru Belirleme Konusunda Sınırsız Yetki ve Görev Verilmediği/Tahakkuk Ettirilen Kayıp Kaçak Bedelinin Tüketiciye İade Edilmesi Gerektiği )
ELEKTRİK PİYASASI DÜZENLEME KURULUNUN GÖREV VE YETKİSİ ( EPDK’ya Elektrik Bedeli Fiyatlandırma Unsuru Belirleme Konusunda Sınırsız Yetki ve Görev Verilmediği – Elektrik Kaybını Önleme Hırsızlıkları Engelleme Hırsızı Takip Edip Bedeli Ondan Tahsil Etme Görevinin Enerjinin Sahibi Bulunan EPDK’ya Ait Olduğu/Tahakkuk Ettirilen Kayıp Kaçak Bedelinin Tüketiciye İade Edileceği )
HAKEM HEYETİ KARARINA İTİRAZ ( Elektrik Kayıp Kaçak Bedelinin Tüketiciden Tahsil Edilemeyeceği – Elektrik Enerjisinin Nakli Esnasında Oluşan Kayıp İle Başka Kişiler Tarafından Hırsızlanmak Suretiyle Kullanılan Elektrik Bedellerinin Kurallara Uyan Abonelerden Tahsil Edilmesinin Hukuk Devleti ve Adalet Düşünceleri İle Bağdaşmayacağı.
Perakende Satış Hizmet Geliri ile Perakende Enerji Satış Fiyatlarının Düzenlenmesi Hakkında Tebliğ/m. 6
ÖZET : Dava elektrik abonelerinden tahsil edilen kaçak kayıp bedeli hakkında verilen tüketici sorunları hakem heyeti kararının itirazen kaldırılması istemine ilişkindir. Tahakkuk ettirilen kayıp/kaçak bedelinin Tüketici Sorunları Hakem Heyetinin kararı ile söz konusu bedelin davalıya iadesine karar verilmiştir. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’na tüketicilere yapılacak elektrik satışlarında uygulanacak fiyatlandırmaya esas unsurları tespit etme görevi verilmiş olup, sınırsız bir fiyatlandırma unsuru belirleme yetkisi ve görevi verilmemiştir. Elektrik enerjisinin nakli esnasında meydana gelen kayıp ile başka kişiler tarafından hırsızlanmak suretiyle kullanılan elektrik bedellerinin, kurallara uyan abonelerden tahsili yoluna gitmek hukuk devleti ve adalet düşünceleri ile bağdaşmamaktadır. Elektrik kaybını önleme ve hırsızlıkları engelleme veya hırsızı takip edip, bedeli ondan tahsil etme görevi de bizzat enerjinin sahibi bulunan davacıya aittir. Tüketici olan vatandaşın faturalara yansıtılan kayıp-kaçak bedelinin hangi miktarda olduğunun apaçık denetlenebilmesi ve hangi hizmetin karşılığında ne bedel ödediğini bilmesi, yani şeffaflık hukuk devletinin vazgeçilmez unsurlarındandır. Tüketici Hakem Heyetinin tahakkuk ettirilen kayıp kaçak bedelinin tüketiciye iadesine dair vermiş olduğu kararın itirazen açılan davanın reddi gerekir.
DAVA : Taraflar arasındaki “hakem heyeti kararını şikayet” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Silifke 1.Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 11.06.2012 gün ve 2012/383 E., 2012/383 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 7.Hukuk Dairesinin 11.07.2013 gün ve 2013/814 E-2013/13167 K. sayılı ilamı ile; (…Dava elektrik abonelerinden tahsil edilen kaçak kayıp bedeli hakkında verilen tüketici sorunları hakem heyeti kararının itirazen kaldırılması istemine ilişkindir. Mahkemece verilen davanın reddine ilişkin kararın davacı tarafça temyizi üzerine, kararın kesin olduğu gerekçesiyle temyiz isteminin reddine karar verilmiş, asıl ve ek karar davacı tarafından temyiz edilmiştir.
1- Hemen belirtmek gerekir ki kayıp kaçak bedelinin başvuru tarihinden sonraki faturaların düzenleme biçimine de etkisi olacağı, bir başka deyişle kararın ileriye yönelik uygulaması bulunduğu ve bu yöndeki talebin de devamlılık arz eden bir isteme ilişkin olduğu, yine Dairemizce de benimsenen Hukuk Genel Kurulu’nun aynı doğrultudaki uygulaması da gözetildiğinde yerel mahkemece verilen kararın kesin olduğundan söz etmek mümkün değildir. Hal böyle olunca mahkemece temyiz isteminin yazılı gerekçeyle reddine karar verilmesi isabetsiz olup, davacı tarafın bu yöne ilişen temyiz itirazının kabulü ile temyiz isteminin reddine ilişkin mahkemece verilen ek kararın KALDIRILMASINA,
2- Davacı tarafın asıl hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesine gelince; taraflar arasındaki uyuşmazlık, elektrik faturalarına yansıtılan kayıp-kaçak bedelinin tüketiciden alınıp alınamayacağı hususundadır. Kayıp-kaçak miktarı, dağıtım sistemine giren enerji ile dağıtım sisteminde tüketicilere tahakkuk ettirilen enerji miktarı arasındaki farkı göstermektedir. Yani kayıp-kaçak bedeli elektrik sisteminde ortaya çıkan teknik ve teknik olmayan kaybın maliyetinin kayıp-kaçak bedeli oranları ölçüsünde karşılanabilmesi amacıyla belirlenen bir bedeldir. 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun 4.maddesinin 2.fıkrasında kurumun “Bu kanunda yer alan fiyatlandırma esaslarını tespit etmekten sorumlu olduğu belirtilmektedir.
 Buna göre Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu elektrik faturalarında bulunacak ve ücretlendirilecek tarife unsurlarını belirleme yetkisine sahiptir. Kayıp-kaçak bedeli, Kurumun Kanunun kendisine verdiği yetki çerçevesinde ve Kanunun temel amaçlarına uygun şekilde belirlediği bir bedeldir. Söz konusu bedeli belirlemek üzere alınan kurul kararı kurumun bir düzenleyici işlemi olarak tüm tüzel ve gerçek kişileri bağlayıcı niteliğe haizdir. Tarifelerin uygulanması lisans sahibi şirketler bakımından yasal bir zorunluluktur. Lisans sahibi şirketler, tarifeyi değiştiremeyeceği gibi, tarifede yer almayan bir bedeli de tahsil veya düzenlenen tarifeler kapsamında belirlenmiş bir bedeli de tahsil etmeme gibi bir davranışta bulunamazlar. Bu sebeple, perakende satış lisansı sahibi dağıtım şirketlerinin tarifeleri uygulayıp uygulamama ve kayıp-kaçak bedelini tahsil edip etmeme gibi bir inisiyatifi bulunmamaktadır. Tarifelere uyma yükümlülüğünün bir gereği olarak kayıp-kaçak bedeli perakende satış tarifesinin bir unsuru olarak faturalarda yer almaktadır. Bu nedenle, dağıtım şirketlerinin söz konusu karara aykırılık teşkil edecek bir işlemde bulunmaları mümkün değildir. Açık bir anlatımla az yukarıda belirtilen EPDK kararı idari yargı yerinde iptal edilmedikçe tüm tüketicileri bağlar. Hal böyle olunca; mahkemece davanın (itirazın) kabulü ile tüketici sorunları hakem heyetinin itiraza konu kararının kaldırılmasına karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir…) gerekçesiyle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın bozulması ile dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
KARAR : Dava, elektrik abonelerinden tahsil edilen kaçak kayıp bedeli hakkında verilen tüketici sorunları hakem heyeti kararının itirazen kaldırılması istemine ilişkindir. Davacı, davalı elektrik abonesi tarafından 2011/4-2012/2 arasındaki dönem faturalarında 26,64 TL lik kayıp/kaçak bedelinin tahakkuk ettirildiği gerekçesiyle Tüketici Sorunları Hakem Heyetine başvurulduğunu, hakem heyetince tüketicinin talebinin kabulü ile 26,64 TL nin tüketiciye iadesine karar verildiğini, Tüketici Hakem Heyeti Kararı’nın hukuka aykırı olduğunu belirterek, Silifke Kaymakamlığı Tüketici Sorunları Hakem Heyeti Başkanlığı’nın 17.04.2012 tarih ve 306 no’lu kararının kaldırılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı, savunmada bulunmamıştır.
 Mahkemece, abonelerden kayıp/kaçak bedeli adı altında tahsil edilen bedelin, 11.08.2002 gün ve 24843 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan “Perakende Satış Hizmet Geliri ile Perakende Enerji Satış Fiyatlarının Düzenlenmesi Hakkındaki Tebliğ” gereğince davacı tarafından tahakkuk ve tahsil edildiğini, anılan düzenlemenin 4077 sayılı Kanun’un 6.maddesi gereğince haksız şart niteliği taşıdığını belirterek davanın reddine karar verilmiş; hükmün, davalı tarafın temyizi üzerine, mahkemece verilen kararın kesin olması nedeniyle temyiz talebinin reddine karar verilmiş, hem asıl kararın hem de ek kararın davacı tarafından temyizi üzerine; Özel Dairece, metni yukarıda aynen yazılı gerekçeler ile karar bozulmuştur. Mahkemece, önceki gerekçeler genişletilmek suretiyle hem hükmün kesin olduğuna hem de esas yönünden direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını, davacı vekili temyize getirmektedir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacı Kurum’un abonelerinden kayıp-kaçak bedeli isteyip isteyemeyeceği; buradan varılacak sonuca göre Tüketici Hakem Heyeti Kararını’nın iptaline karar verilip verilmeyeceği noktalarında toplanmaktadır. İşin esasına geçilmeden önce, mahkemece verilen kararın kesin olup olmadığı; buradan varılacak sonuca göre Özel Daire’nin ve Hukuk Genel Kurulu’nun işin esasını inceleyip inceleyemeyeceği hususu önsorun olarak tartışılmıştır.
 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkın Kanun (TKHK)’nun, ‘Tüketici Sorunları Hakem Heyeti’ başlıklı 22.maddesinin 5.fıkrasında; “Değeri beşyüz milyon liranın altında bulunan uyuşmazlıklarda tüketici sorunları hakem heyetlerine başvuru zorunludur. Bu uyuşmazlıklarda heyetin vereceği kararlar tarafları bağlar. Bu kararlar İcra ve İflas Kanununun ilamların yerine getirilmesi hakkındaki hükümlerine göre yerine getirilir. Taraflar bu kararlara karşı onbeş gün içinde tüketici mahkemesine itiraz edebilirler. İtiraz, tüketici sorunları hakem heyeti kararının icrasını durdurmaz. Ancak, talep edilmesi şartıyla hakim, tüketici sorunları hakem heyeti kararının icrasını tedbir yoluyla durdurabilir. Tüketici sorunları hakem heyeti kararlarına karşı yapılan itiraz üzerine tüketici mahkemesinin vereceği karar kesindir.” denilmiştir. Aynı maddenin 6.fıkrasında ise; “Değeri beşyüz milyon lira ve üstündeki uyuşmazlıklarda tüketici sorunları hakem heyetlerinin verecekleri kararlar, tüketici mahkemelerinde delil olarak ileri sürülebilir. Kararların bağlayıcı veya delil olacağına ilişkin parasal sınırlar her yılın Ekim ayı sonunda Devlet İstatistik Enstitüsünün Toptan Eşya Fiyatları Endeksinde meydana gelen yıllık ortalama fiyat artışı oranında artar. Bu durum, Bakanlıkça her yıl Aralık ayı içinde Resmi Gazetede ilan edilir.” hükmüne yer verilmiştir. Madde metninden Tüketici Sorunları Hakem Heyetlerinin ancak değeri “beşyüzmilyon liranın altında” bulunan uyuşmazlıklar için vereceği kararlara karşı onbeş gün içerisinde tüketici mahkemesinde itiraz edilebileceği, bu miktarın daha sonraki yıllarda ise DİE’nin, TEFE’ne göre artırılacağı açıkça anlaşılmaktadır. Bu miktar 2012 yılı için 1.161,67 TL, 2013 yılı için ise 1.272.TL’dir. Bu miktarı aşan uyuşmazlıklarda ise Tüketici Sorunları Hakem Heyetlerinin vereceği kararların tüketici mahkemelerinde sadece delil olarak ileri sürülebileceği de yine madde de düzenlenmiştir. Somut olayda, davacı vekili, Silifke Tüketici Sorunları Hakem Heyetinin 17.04.2012 tarih ve 306 sayılı kararının iptalini istemiştir. Sözü edilen kararda, kayıp kaçak adı altında alınan bedelin davalıya iadesine karar verildiği dosyada bulunan karardan açıkça anlaşılmaktadır. Verilen bu karar aynı zamanda tespit hükmü taşıdığından sözleşme ilişkisi nedeniyle ileriki dönemlere de etkili (art etkili) olduğundan kesin olduğundan söz etmek mümkün değildir. Bu durumda uyuşmazlık hakkında genel hükümlerdeki sürelere tabi olarak dava açılabileceğinden, anılan Kanun’un 22.maddenin 6.fıkrası gereğince hakem heyeti kararı yargılamada delil niteliğindedir. (Aynı ilkeler Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 24.04.2013 gün ve 2012/13-1229 E., 2013/577 K. sayılı kararında da benimsenmiştir.)
İşin esasının incelenmesine gelince;
 Davacı ile davalı arasında 29.12.2009 tarihinde abonelik sözleşmesi düzenlendiği, dava konusu hakem heyeti kararına konu dönemde davacı tarafından davalıdan kayıp/kaçak bedeli olarak 26,64 TL tahakkuk ettirildiği, Silifke Tüketici Sorunları Hakem Heyetinin 17.04.2012 gün ve 2012/186-306 nolu kararı ile söz konusu bedelin davalıya iadesine karar verildiği hususlarında tartışma bulunmamaktadır. Kayıp-kaçak miktarı, dağıtım sistemine giren enerji ile dağıtım sisteminde tüketicilere tahakkuk ettirilen enerji miktarı arasındaki farkı göstermektedir. Yani kayıp-kaçak bedeli elektrik sisteminde ortaya çıkan teknik ve teknik olmayan kaybın maliyetinin kayıp-kaçak bedeli oranları ölçüsünde karşılanabilmesi amacıyla belirlenen bir bedeldir. Davacı Kurum tarafından elektrik enerjisinin üretiminden, tüketicilere ulaştırılıncaya kadar oluşan elektrik eksikliği kayıp bedeli olarak; enerji nakil hatlarından çeşitli sebeplerle sayaçtan geçirilmeksizin, herhangi bir bedel ödemeden kullanılan elektrik bedeli de kaçak bedeli olarak diğer kullanıcı abonelere yansıtılmaktadır.
 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun 4.maddesinin 1.fıkrasında, bu Kanun ile verilen görevleri yerine getirmek üzere Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun kurulduğunu belirtmiş, aynı maddenin 2.fıkrasında ise; “Kurum, tüzel kişilerin yetkili oldukları faaliyetleri ve bu faaliyetlerden kaynaklanan hak ve yükümlülüklerini tanımlayan Kurul onaylı lisansların verilmesinden, işletme hakkı devri kapsamındaki mevcut sözleşmelerin bu Kanun hükümlerine göre düzenlenmesinden, piyasa performansının izlenmesinden, performans standartlarının ve dağıtım ve müşteri hizmetleri yönetmeliklerinin oluşturulmasından, tadilinden ve uygulattırılmasından, denetlenmesinden, bu Kanunda yer alan fiyatlandırma esaslarını tespit etmekten, piyasa ihtiyaçlarını dikkate alarak serbest olmayan tüketicilere yapılan elektrik satışında uygulanacak fiyatlandırma esaslarını tespit etmekten ve bu fiyatlarda enflasyon nedeniyle ihtiyaç duyulacak ayarlamalara ilişkin formülleri uygulamaktan ve bunların denetlenmesinden ve piyasada bu Kanuna uygun şekilde davranılmasını sağlamaktan sorumludur…” hükmüne yer verilmiştir. Madde metninden de açıkça anlaşılacağı üzere, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’na tüketicilere yapılacak elektrik satışlarında uygulanacak fiyatlandırmaya esas unsurları tespit etme görevi verilmiştir. Bu maddede de anlatılmak istenilen hususun 1 kw elektrik enerjisinin tüketicilere ulaşıncaya kadarki maliyet ve kar payı olup, yoksa Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’na sınırsız bir fiyatlandırma unsuru belirleme yetkisi ve görevi vermediği açıktır. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu bu maddeye dayanarak 11.08.2002 gün ve 24843 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan “Perakende Satış Hizmet Geliri ile Perakende Enerji Satış Fiyatlarının Düzenlenmesi Hakkında Tebliğ”i yayımlamış ve lisans sahibi şirketlerde bu tebliğe uygun olarak tüketiciden kayıp-kaçak bedeli adı altında bedel tahsil etmişlerdir. Ancak yukarıda açıklandığı üzere tebliğin dayanağı olan 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun 4.maddesinde, Elektrik Piyasası Düzenleme Kurumu’na sınırsız bir fiyat belirleme hak ve yetkisi verilmemiştir.
 Elektrik enerjisinin nakli esnasında meydana gelen kayıp ile başka kişiler tarafından hırsızlanmak suretiyle kullanılan elektrik bedellerinin, kurallara uyan abonelerden tahsili yoluna gitmek hukuk devleti ve adalet düşünceleri ile bağdaşmamaktadır. Hem bu hal, parasını her halükarda tahsil eden davacı Kurum’un çağın teknik gelişmelerine ayak uydurmasına engel olur, yani davacı kendi teknik alt ve üst yapısını yenileme ihtiyacı duymayacağı gibi; elektriği hırsızlamak suretiyle kullanan kişilere karşı önlem alma ve takip etmek için gerekli girişimlerde de bulunmasını engeller. Oysa ki, elektrik kaybını önleme ve hırsızlıkları engelleme veya hırsızı takip edip, bedeli ondan tahsil etme görevi de bizzat enerjinin sahibi bulunan davacıya aittir. Bununla birlikte, tüketici olan vatandaşın faturalara yansıtılan kayıp-kaçak bedelinin hangi miktarda olduğunun apaçık denetlenebilmesi ve hangi hizmetin karşılığında ne bedel ödediğini bilmesi, yani şeffaflık hukuk devletinin vazgeçilmez unsurlarındandır. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler esnasında bir kısım üyelerce, bozmanın yerinde olduğunu; bazı üyelerce de idarenin kaçak bedelini alamayacağını ancak kayıp bedelini alabileceğini, bu bakımdan kararın belirtilen değişik gerekçe ile bozulması gerektiğini ileri sürmüşler iseler de bu görüşler kurul çoğunluğu tarafından belirtilen nedenlerle kabul edilmemiştir.
 Tüm bu nedenlerle, yerel mahkemenin yazılı şekilde karar vermesinde bir isabetsizlik görülmediğinden, usul ve yasaya uygun direnme kararının onanması gerekmiştir. Açıklanan nedenlerle direnme kararının onanması gerekir.
SONUÇ : Açıklanan gerekçeyle; davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile temyiz olunan direnme kararının ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alındığından başkaca harç alınmasına mahal olmadığına, 6217 sayılı Kanunun 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununa eklenen “ Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440.maddesi uyarınca 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 21.05.2014 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

10 YIL GERİYE DÖNÜK MALİ HAKLAR

Daha Önce Dava Açmamış Olanlar, 10 yıl geriye dönük mali haklarını talep edebilirler.

Bir düzenleyici işlemin yargı kararı ile iptal edilmesi üzerine, daha önce düzenleyici işleme karşı dava açmamış olan, ancak iptal kararından yararlanmak üzere daha sonra 2577 sayılı Yasa’nın 10. maddesi kapsamında idareye başvuran kişiler,  düzenleyici işlemin iptaline ilişkin yargı kararının doğurduğu hukuki sonuçlardan yararlanabilirler. Söz konusu başvurunun dayanağının düzenleyici işlemin iptaline ilişkin yargı kararı olması nedeniyle, belli bir uygulama tarihi esas alınarak açılmayan bu davalarda geçmişe yönelik hak kayıplarının karşılanmasında, ilamların infazına ilişkin 10 yıllık genel zamanaşımı süresi esas alınır.

T.C. DANIŞTAY

İdari Dava Daireleri Kurulu

Esas No : 201 1/217 Karar No : 2011/616

Temyiz İsteminde Bulunan (Davacı) : …

Vekili : Av. …

Karşı Taraf (Davalı) : Sağlık Bakanlığı

İstemin Özeti : Samsun 2. İdare Mahkemesinin 15.10.2010 günlü, E:2010/674, K:2010/1048 sayılı ısrar kararının temyizen incelenerek bozulması, davacı tarafından istenilmektedir.

Savunmanın Özeti : Samsun 2. idare Mahkemesince verilen ısrar kararının usul ve hukuka uygun bulunduğu ve temyiz dilekçesinde öne sürülen nedenlerin, kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte olmadığı belirtilerek temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmaktadır.

Danıştay Tetkik Hakimi Bülent Küfüdür’ün Düşüncesi : Temyiz isteminin reddi ile idare Mahkemesince verilen ısrar kararının onanması gerektiği düşünülmektedir. Danıştay Savcısı Handan Yağuş’un Düşüncesi : idare Mahkemesince Danıştay Onbirinci Dairesinin bozma kararına uyulmayarak verilen ısrar kararının Daire kararında belirtilen gerekçe ile bozulmasının uygun olacağı düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay idari Dava Daireleri Kurulunca dosya incelendi, gereği görüşüldü:

Dava; … hemşire olarak görev yapan davacının, adı geçen Hastanenin Sosyal Sigortalar Kurumuna bağlı olduğu dönemde yürürlükte bulunan “SSK Ek Ödeme Yönergesinin 5. maddesinin 1 1. bendinde yer alan“…aylık 80 saatin üzerinde…” ve “…80 saate kadar tutulan nöbetler için ek ödeme yapılmaz.”ibarelerinin yargı kararı ile iptali üzerine, iptal edilen ibareler nedeniyle 15.9.2003 – 19.2.2005 tarihleri arasında aylık 80 saate kadar tuttuğu nöbetler karşılığı ödenmeyen ek ödeme tutarlarının ödenmesi istemiyle yaptığı 13.2.2008 tarihli başvurunun reddine ilişkin 13.2.2008 günlü, 7060-50 sayılı işlemin iptali ile belirtilen dönemde ödenmeyen ek ödeme tutarlarının yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.

Samsun 2. idare Mahkemesinin 9.7.2008 günlü, E:2008/173, K:2010/735 sayılı kararıyla; SSK Ek Ödeme Yönergesine karşı açılan davada Danıştay Onbirinci Dairesince verilen iptal kararının doğurduğu hukuki sonuçlardan yararlanmak amacıyla davacı tarafından yapılan 13.2.2008 günlü başvurunun 2577 sayılı Yasanın 10. maddesi kapsamında bir başvuru olduğunun kabulü gerektiğinden, bu başvurunun reddine ilişkin dava konusu 13.2.2008 günlü, 7060-50 sayılı işlemin 13.2.2008 tarihinde tebliği üzerine 21.3.2008 tarihinde açılan davada süre aşımı bulunmadığı; ayrıca, başvuru tarihi itibarıyla kadrosu Sağlık Bakanlığında olan ve bu Bakanlığa bağlı hastanede görev yapan davacının SSK personeli olduğu dönemden kaynaklanan parasal haklarına ilişkin talebini yönelteceği bakanlığın, Sağlık Bakanlığı ve ilgili biriminin de bu Bakanlığa bağlı sağlık birimleri olduğunun kuşkusuz olduğu; bu bağlamda davalı idarenin, süre aşımı bulunduğuna ve husumete yönelik itirazlarının yerinde görülmediği; işin esasına gelince, nöbet hizmetinden dolayı ek ödeme yapılmasını engelleyen Yönergeye karşı süresi içinde dava açmayan davacının, bu Yönergeye karşı Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası tarafından açılan davanın iptal kararı ile sonuçlanması üzerine 80 saate kadar tuttuğu nöbet hizmetlerinden dolayı tarafına ek ödeme yapılması istemiyle yaptığı başvurunun reddi üzerine bakılan davayı açtığı, buna göre, davacının Yönergenin uygulandığı dönemde dava açmaması nedeniyle, geçmişe dönük parasal hakları alamayacağı, idareye başvuru tarihinden başlayarak ileriye doğru parasal hakların ödenmesinin mümkün olabileceği, ancak idareye başvuru tarihi itibariyle davacı Sağlık Bakanlığı personeli olduğundan adı geçen Yönergenin davacıya uygulanamayacağı, dolayısıyla, 2003 – 2005 yıllarına ait nöbet hizmetlerinden dolayı davacıya ek ödeme yapılmasına hukuki olanak bulunmadığından, davacının tarafına ödeme yapılması yönündeki başvurusunun reddine ilişkin işlemde ve davacıya ödeme yapılmamasında hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Anılan karar, Danıştay Onbirinci Dairesinin 26.1.2010 günlü, E:2008/l 5323, K:2010/474 sayılı kararıyla; Anayasanın 2. ve 138. maddeleri ile 2577 sayılı idari Yargılama Usulü Kanununun 28. maddesinde yer verilen hükümler doğrultusunda iptal edilen bir düzenleyici işlemin yürürlükte olduğu dönemde, bu düzenleyici işlemin kısıtlayıcı hükümleri nedeniyle hakkı muhtel olan kişilerin, düzenleyici işlemin iptaline ilişkin yargı kararının doğurduğu hukuki sonuçlardan yararlanmaları, yani, düzenleyici işlem nedeniyle yoksun kalınan hakların ilgililere iadesi, idarenin yargı kararının gereklerine göre işlem tesis etmesi mecburiyetinin dolayısıyla da hukuk devleti ilkesinin gereği olduğu, düzenleyici işlemin iptalinin, bu düzenleyici işlem nedeniyle menfaati ihlal edilen veya hakkı muhtel olan kişiler için, düzenleyici işlemin bu kişilere geleceğe dönük uygulanma imkanı kalmadığı durumlarda, iptal edilen düzenleyici işlem nedeniyle bu işlemin yürürlükte olduğu süre içinde yoksun kaldıkları hakların iadesi biçiminde hukuki sonuç doğurmayacağını kabul etmenin, yargı kararının hiçbir şekilde uygulanmaması sonucunu doğuracağı, bu durumun ise hukuk devleti ilkesini işlevsiz bırakacağının açık olduğu; diğer yandan, Danıştay Onbirinci Dairesinin istikrar kazanmış içtihatlarına göre, bir düzenleyici işlem yürürlükte iken, bu düzenleyici işleme dayanılarak tesis edilen birel işlemlerin iptali ve bu işlem nedeniyle yoksun kalınan parasal hakların tazmini istemiyle açılan davalarda, idareye başvuru tarihinden itibaren yoksun kalınan parasal hakların tazminine hükmedilmekle birlikte, birel işlemin dayanağı olan düzenleyici işlemin iptali durumunda, “yeni bir hukuki” durum ortaya çıkacağından, daha önce dava açıp idareye başvuru tarihinden itibaren yoksun kaldıkları parasal hakları tazmin edilen kişilerin de bu yeni hukuki durumdan yararlanarak, düzenleyici işlem nedeniyle yoksun kaldıkları tüm parasal hakların tazmini istemiyle idareye başvurabilecekleri ve başvurunun reddi üzerine dava açabileceklerinin kabul edildiği, ayrıca, davacıya 80 saate kadar tuttuğu nöbetler için ek ödeme yapılmamasının dayanağı olan düzenleyici işlemin iptali istemiyle açılan davada, davacı Sendika tarafından tüm üyelerinin parasal haklarının tazmininin de istenildiğinin, ilgililerin bu davanın sonucunu bekleyerek dava açmadıklarının, dava sonucunda, parasal hak isteminin ehliyet yönünden reddine karar verildiğinin ve bunun üzerine ilgililer tarafından yoksun kaldıkları parasal hakların tazmini istemiyle dava açıldığının gözden uzak tutulmaması gerektiği; bu durumda, dava konusu işlemin iptali ile 15.9.2003 – 19.2.2005 tarihleri arasında aylık 80 saate kadar tuttuğu nöbetlere ilişkin ek ödeme tutarının yasal faizi ile birlikte davacıya ödenmesine hükmedilmesi gerekirken, davanın reddi yönünde verilen Mahkeme kararında hukuka uyarlık görülmediği gerekçesiyle bozulmuş ise de, idare Mahkemesi, bozma kararına uymayarak davanın reddi yolundaki ilk kararında ısrar etmiştir.

Davacı, Samsun 2. İdare Mahkemesinin 15.10.2010 günlü, E:2010/674, K:2010/1048 sayılı ısrar kararının hukuka aykırı olduğunu ileri sürmekte ve temyizen incelenerek bozulmasını istemektedir.

Dosyanın incelenmesinden; … hemşire olarak görev yapan davacının, adı geçen Hastanenin Sosyal Sigortalar Kurumuna bağlı olduğu dönemde yürürlükte bulunan “SSK Ek Ödeme Yönergesinin 5. maddesinin 11. bendinde yer alan “…aylık 80 saatin üzerinde…” ve “…80 saate kadar tutulan nöbetler için ek ödeme yapılmaz.” ibarelerinin Danıştay Onbirinci Dairesinin 1 1.4.2005 günlü, E:2005/4345, K:2005/1819 sayılı kararıyla iptal edilip bu kararın Danıştay idari Dava Daireleri Kurulunun 12.10.2006 günlü, E:2005/3264, K:2006/l 156 sayılı kararı ile onanması üzerine iptal edilen söz konusu ibareler nedeniyle 80 saate kadar tuttuğu nöbetler nedeniyle tarafına ödenmeyen ek ödeme tutarlarının ödenmesi istemiyle 13.2.2008 tarihli dilekçe ile görev yaptığı hastane baştabipliğine başvurduğu, davacının bu başvurusunun 13.3.2008 günlü, 7060-50 sayılı işlemle reddedilmesi üzerine bu işlemin iptali ve anılan SSK Ek Ödeme Yönergesinin uygulanmaya başladığı 1 5.9.2003 tarihi ile görev yaptığı hastanenin Sağlık Bakanlığına devredilmesi sonucu söz konusu Yönergenin uygulanmasının sona erdiği 19.2.2005 tarihleri arasında tuttuğu aylık 80 saate kadar nöbetleri karşılığında alması gereken ancak, anılan Yönergenin daha sonra yargı kararı ile iptal edilen hükümlerine dayanılarak ödenmeyen ek ödeme tutarlarının hesaplanarak yasal faiziyle birlikte ödenmesi istemiyle 21.3.2008 tarihinde bakılan davayı açtığı anlaşılmıştır.

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 10. maddesinde, “1- llgililer, haklarında idari davaya konu olabilecek bir işlem veya eylemin yapılması için idari makamlara başvurabilirler.

2- Altmış gün içinde bir cevap verilmezse istek reddedilmiş sayılır. İlgililer altmış günün bittiği tarihten itibaren dava açma süresi içinde, konusuna göre Danıştay, idare ve vergi mahkemelerine dava açabilirler. Altmış günlük süre içinde idarece verilen cevap kesin değilse ilgili bu cevabı istemin reddi sayarak dava açabileceği gibi, kesin cevabı da bekleyebilir. Bu takdirde dava açma süresi işlemez. Ancak, bekleme süresi başvuru tarihinden itibaren altı ayı geçemez. Dava açılmaması veya davanın süreden reddi halinde, altmış günlük sürenin bitmesinden sonra yetkili idari makamlarca cevap verilirse cevabın tebliğinden itibaren altmış gün içinde dava açabilirler.” kuralı yer almaktadır.

İdare Hukuku ilkelerine göre, iptal kararları, iptali istenilen işlemi tesis edildiği tarih itibariyle ortadan kaldırarak, o işlemin tesisinden önceki hukuki durumun geri gelmesini sağlar. Bir genel düzenleyici işlemin iptal edilmesi durumunda, verilen yargı kararının, sadece o davayı açanı değil, bu genel düzenleyici işlem ile ilgili diğer kişileri de etkileyeceği kuşkusuzdur. Bu nedenle iptal edilen bir düzenleyici işlemden dolayı, menfaati veya hakkı ihlal edilen kişinin, iptal kararının doğurduğu sonuçlardan yararlanmak amacıyla idareye başvurabileceği tabiidir.

Bu bağlamda, davacının 13.2.2008 tarihinde davalı idareye yapmış olduğu başvurunun, genel düzenleyici nitelikteki bir işlemin iptali yolundaki kararın, o düzenleme ile ilgili herkes için hüküm ifade edeceği hukuksal gerçeğinden hareketle kararın sonuçlarından kendisinin de yararlanması, geçmiş yıllara ait 80 saate kadar tuttuğu nöbetler karşılığında ödenmeyen ek ödeme tutarlarının tarafına ödenmesi istemiyle yapıldığı ve başvurunun 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 10. maddesi kapsamında olduğu tartışmasızdır.

Bakılan davada, İdare Mahkemesince verilen kararda, davacının düzenleyici işlemin iptal edilmesi üzerine ortaya çıkan yeni hukuki durumdan yararlanmak için idareye başvurabileceği ve bu başvurusunun 2577 sayılı Yasanın 10. maddesi kapsamında bir başvuru olduğu kabul edilmekle beraber, iptal edilen düzenleyici işlem nedeniyle geçmişe yönelik hak talebi yönünden düzenleyici işleme karşı dava açanlar ile dava açmayanlar bakımından bir ayrıma gidilerek, belirtilen hukuki durumun düzenleyici işleme karşı dava açmayanlar yönünden geçmişe yönelik bir hak doğurmayacağı belirtilmek suretiyle Danıştay Onbirinci Dairesinin bozma kararına bu yönüyle uyulmayarak davanın reddine hükmedilmiştir.

Bu nedenle; uyuşmazlığın çözümü için bir düzenleyici işlemin yargı kararı ile iptal edilmesinin daha önce düzenleyici işleme karşı dava açmamış olan, ancak, iptal kararından yararlanmak üzere daha sonra 2577 sayılı Yasanın 10. maddesi kapsamında idareye başvuran kişiler yönünden geçmişe yönelik bir hak doğurup doğurmayacağının açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

Anayasanın 2. maddesinde hukuk devleti ilkesine yer verilmiş, bu ilkenin işlerlik kazanması için de, 138. maddede, yasama ve yürütme organları ile idarenin, mahkeme kararlarına uymak zorunda oldukları; bu organlar ve idarenin mahkeme kararlarını hiçbir surette değiştiremeyeceği ve bunların yerine getirilmesini geciktiremeyeceği kurala bağlanmış, 2577 sayılı idari Yargılama Usulü Kanununun 28. maddesinde, Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemeleri kararlarının icaplarına göre idarenin, gecikmeksizin işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecbur olduğu belirtilmiştir.

Anılan Anayasal ve yasal hükümler doğrultusunda, iptal edilen bir düzenleyici işlemin yürürlükte olduğu dönemde, bu düzenleyici işlemin kısıtlayıcı hükümleri nedeniyle hakkı muhtel olan kişilerin, düzenleyici işlemin iptaline ilişkin yargı kararının doğurduğu hukuki sonuçlardan yararlanmaları, yani, düzenleyici işlem nedeniyle yoksun kalınan hakların ilgililere iadesi, idarenin yargı kararının gereklerine göre işlem tesis etmesi mecburiyetinin, dolayısıyla hukuk devleti ilkesinin gereğidir. Düzenleyici işlemin iptalinin, bu düzenleyici işlem nedeniyle menfaati veya hakkı ihlal edilen kişiler için, iptal edilen düzenleyici işlem nedeniyle bu işlemin yürürlükte olduğu süre içinde yoksun kaldıkları hakların iadesi sonucunu doğurmayacağını kabul etmek, Danıştay Onbirinci Dairesinin kararında da belirtildiği üzere, yargı kararının uygulanmaması sonucunu doğuracaktır ki, bu durumun hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmayacağı açıktır.

Diğer taraftan, düzenleyici işlemin iptaline ilişkin yargı kararının doğurduğu hukuki sonuçlardan yararlanmak üzere ilgili idareye başvuran hak sahibi üçüncü kişilerin başvurusunun dayanağı düzenleyici işlemin iptaline ilişkin yargı kararı olduğuna göre somut olayda olduğu gibi belli bir uygulama tarihi esas alınarak açılmayan bu davalarda geçmişe yönelik hak kayıplarının karşılanmasında ilamların infazına ilişkin 10 yıllık genel zamanaşımı süresinin esas alınması gerektiği sonucuna varılmıştır.

Bu itibarla dava konusu uyuşmazlıkta, SSK Ek Ödeme Yönergesinin 80 saate kadar tutulan nöbetler için ek ödeme yapılmamasını öngören hükümlerinin iptaline ilişkin kararın onanmasına dair Danıştay idari Dava Daireleri Kurulu kararının verildiği 12.10.2006 tarihinden geriye dönük olarak ilamların infazına ilişkin 10 yıllık genel zamanaşımı süresi içinde kaldığı anlaşılan 15.9.2003-19.2.2005 tarihleri arasındaki davacının aylık 80 saate kadar tuttuğu nöbetler nedeniyle ödenmeyen ek ödeme tutarlarının yasal faiziyle birlikte davacıya ödenmesi gerektiğinden davanın reddi yolundaki İdare Mahkemesi kararında hukuki isabet görülmemiştir.

Açıklanan nedenlerle, davacının temyiz isteminin kabulüne, Samsun 2. idare Mahkemesince verilen 15.10.2010 günlü, E:2010/674, K:2010/1048 sayılı kararın bozulmasına, yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın idare Mahkemesine gönderilmesine, 2.6.201 1 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

ARAÇTAKİ DEĞER KAYBINI TRAFİK SİGORTASI TARAFINDAN KARŞILANMASI

Araçtaki Değer Kaybını Trafik Sigortası Karşılamak Zorundadır.

Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartlarının “sigortanın kapsamı” başlıklı A.1.maddesi uyarınca, sigortacı, poliçede tanımlanan motorlu aracın işletilmesi sırasında, bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına veya bir şeyin zarara uğramasına sebebiyet vermiş olmasından dolayı, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’na göre işletene düşen hukuki sorumluluğu, zorunlu sigorta limitlerine kadar temin eder. Araçta meydana gelen hasar bedeli gibi bu hasardan kaynaklanan DEĞER KAYBI ZARARI ZMSS teminatı kapsamındadır

(Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları (ZMSS) A.1) (YHGK 04.11.2009 T. 2009/16-428 E. 2009/483 K.) YARGITAY  17.HUKUK DAİRESİ

ESAS NO: 2014 / 5205  KARAR NO: 2014 / 7062  KARAR TARİHİ: 06.05.2014

KAMULAŞTIRMASIZ EL ATMA DAVALARINDA VEKALET ÜCRETİ

(04.11.1983 Tarihinden Sonraki Döneme İlişkin Kamulaştırmasız El Atma Davalarında Vekalet Ücreti)

Kanuni vekalet ücretinin nispi ya da maktu hükmedilmesi, taşınmazlara 04.11.1983 tarihinden önce ya da sonra el atılmasına göre ikiye ayrılmaktadır.

Çünkü, 13.03.2015 gün ve 29294 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Anayasa Mahkemesinin 13.11.2014 gün ve 2013/95-2014/176 sayılı kararı ile 6487 sayılı Yasanın 21. maddesi ile 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun başlığı ile birlikte değiştirilen geçici 6. maddesinin on üçüncü fıkrası “09.10.1956 ile 04.11.1983 tarihlerini kapsayan dönemde oluşan mağduriyetlerin giderilmesi amacıyla getirilen ve malikler aleyhine bir takım hükümler içeren bu istisnai düzenlemenin 04.11.1983 tarihinden sonraki dönem içinde uygulanmasının hukuk güvenliğini zedeleyeceği” gerekçesiyle Anayasanın 2 ve 35. maddelerine aykırı bulunarak iptal edilmiştir.

Bu durumda; 04.11.1983 tarihinden sonraki döneme ilişkin el atmalarda nispi vekalet ücretine hükmedilir.

04.11.1983 tarihinde önceki döneme ilişkin el atmalarda ise maktu vekalet ücretine hükmedilir.

KAYNAKLAR
YARGITAY 5. HUKUK DAİRESİ E. 2015/14689 K. 2015/21819 T. 24.11.2015