Kamulaştırma Davalarında Dava Açan Davacı idare Lehine Vekâlet Ücretine Hükmedilemez.

HGK., E. 2019/241 K. 2019/560 T. 14.5.2019
T.C. Yargıtay Başkanlığı – Hukuk Genel Kurulu
Esas No.: 2019/241
Karar No.: 2019/560
Karar tarihi: 14.05.2019
TÜRK MİLLETİ ADINA
Taraflar arasındaki “kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesince davanın kabulüne dair verilen 05.12.2016 tarihli (gerekçeli kararın yazıldığı tarih) ve 2016/213 E., 2016/188 K. sayılı karar davacı TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü vekili ve davalı K1 vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin 21.09.2017 tarihli ve 2017/22426 E., 2017/19741 K. sayılı kararı ile;
“… Dava, 4650 sayılı Kanunla değişik 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 10. maddesine dayanan kamulaştırma bedelinin tespiti ve kamulaştırılan taşınmazın davacı idare adına tescili istemine ilişkindir.
İlk derece mahkemesince davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karara karşı davacı idare vekili ile davalılardan K1 vekili tarafından yapılan istinaf başvurusunun davalı yönünden kabulü ile HMK’nun 353/1-b-2 maddesi uyarınca düzelterek yeniden esas hakkında karar verilmesine, davacı idare bakımından ise HMK’nun 353/1-b-1 maddesi uyarınca esastan reddine ilişkin olarak Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesince verilen hüküm, davacı idare ve davalılardan K1 vekillerince temyiz edilmiştir.
Dosyada bulunan kanıt ve belgelere, kararın dayandığı gerekçelere göre; arsa niteliğindeki Konya ili, Selçuklu ilçesi, A1 mahallesi 1.2.5 ada 1 parsel sayılı taşınmazın zeminine 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 11/1-g maddesi uyarınca emsalin üstün ve eksik yönleri belirlenip kıyaslaması yapılarak; üzerindeki yapılara ise aynı kanunun 11/1-h maddesi uyarınca resmi birim fiyatları esas alınıp yıpranma payı düşülerek değer biçilmesine ve tespit edilen bedelin bloke ettirilerek hükmün kesinleşmesi beklenmeden davalı tarafa ödenmesine ilişkin ilk derece mahkemesince verilen karara karşı yapılan istinaf başvurusunun bedel yönünden reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik görülmemiştir.
Bu nedenle davalı K1 vekilinin tüm, davacı idare vekilinin ise aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları yerinde değildir. Şöyle ki;
2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun “Giderlerin ödenmesi” başlıklı 29. maddesinde; 10 uncu madde uyarınca mahkeme heyetinin harcırahları, 15 inci madde uyarınca mahkemece oluşturulan bilirkişilerin ve keşifte dinlenilen muhtarın mahkemece takdir edilecek ücretleri ile tapu harçları ve bu Kanunun gerektirdiği diğer giderlerin kamulaştırmayı yapan davacı idarece ödeneceği hüküm altına alınmıştır. Kanun koyucu bu dava sebebiyle davacı idarenin sorumlu tutulacağı giderleri madde metninde açık bir şekilde göstermiş, ancak; vekil ile temsil edilen taraflar lehine hükmedilecek olan vekalet ücretinden sorumluluğa ilişkin açık bir düzenleme getirilmemiştir. Maddede geçen “bu Kanunun gerektirdiği diğer giderler” ibaresinin yargılama giderlerinden olan vekalet ücretini de kapsadığının kabulü yasanın lafzına uygun düşmemektedir.
Hukuk yargılamalarında genel ilke, mahkemece davanın kabulüne karar verilmesi halinde yargılama sırasında yapılan giderlerin ve 6100 sayılı HMK’nun 323. maddesinde yargılama giderlerinden sayılan vekalet ücretinin davada haksız çıkan tarafa yükletilmesidir. Ancak; Özel bir kanun olan 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 10. maddesi uyarınca açılan kamulaştırma bedelinin tespiti ve kamulaştırılan taşınmazın idare adına tesciline ilişkin davalar, hem tespit, hem de tescil davası niteliğinde olup bu davalarda esas amaç haklı veya haksız tarafı tespit etmekten ziyade kamulaştırma bedelinin amaca uygun olarak gerçek karşılığının belirlenmesidir. Davanın her iki tarafı da kamulaştırmaya konu taşınmazın gerçek değerinin tespitini istemektedir. Bu bağlamda tarafların ve vekillerinin yargılamadaki faaliyetleri de gerçek kamulaştırma bedelinin belirlenmesine katkı sağlamaktan ibaret olup kendine özgü yapısı olan bu dava türünde haklı veya haksız çıkan taraf yoktur. Mahkemece, tespit edilen bedelin peşin ve nakit olarak mal sahibi adına bir bankaya yatırılması halinde taşınmaz malın idare adına tesciline ve kamulaştırma bedelinin davalı tarafa ödenmesine karar verilir.
T.C. Anayasa Mahkemesinin 2014/7060 başvuru numaralı “….kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescili davasında davalı aleyhine vekalet ücretine hükmedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin” bireysel başvuru sonucu verilen 21/09/2016 tarihli kararında özetle; “başvurucunun vekili vasıtasıyla davaya katıldığı ve yargılama sürecine aktif olarak dahil olduğu, başvuruya konu kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davası sonunda Mahkemenin yargılama giderlerini 2942 sayılı Kanun gereği davacı idareye yüklediği ancak başvurucu ve davacı idarenin vekille temsil edilmeleri, başvurucunun mahkemenin ödenmesine karar verdiğinden daha yüksek bir talepte bulunmuş olması ve idarenin talebe nazaran daha düşük bir bedel ödemesi sebepleriyle karşılıklı vekalet ücretine hükmettiği, bu durumda yargılama sürecinde başvurucu ile davacı idarenin karşılıklı olarak birbirlerine 1.320 TL vekalet ücreti ödenmesine karar verildiği, hükmedilen vekalet ücretlerinin taraflar için oluşturulduğu, başvurucuya da aynı miktarda vekalet ücreti ödendiği gözönünde bulundurulduğunda başvurucu aleyhine hükmedilen vekalet ücretinin somut olayda başvurucunun mahkemeye erişimini engelleyecek nitelikte olmadığına ve bu nedenle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
Bu itibarla, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 10. maddesi uyarınca açılan kamulaştırma bedelinin tespiti ve kamulaştırılan taşınmazın idare adına tescili davalarının kendine özgü niteliği, bu davaların amacının haklı ve haksızı tespit etmek olmayıp kamulaştırma bedelinin amaca uygun olarak gerçek karşılığının belirlenmesi olduğu, tarafların ve vekillerinin yargılamadaki faaliyetlerinin de gerçek kamulaştırma bedelinin belirlenmesine katkı sağlamak olduğu, bu kanundan kaynaklanan yargılama giderlerini davacı idareye yükleyen 2942 Sayılı Kanununun 29.maddesinde yargılama giderlerinden olan vekalet ücretine ilişkin açık bir düzenlemenin bulunmadığı, T.C. Anayasa Mahkemesinin bu davalarda idare lehine vekalet ücretine hükmedilmesinin başvurucunun mahkemeye erişimini engelleyecek nitelikte olmadığına ilişkin kararı ve davalı lehine de aynı miktarda vekalet ücretine hükmedildiği gözetilerek, kamulaştırma bedelinin tespitine katılan ve vekil ile temsil edilen her iki taraf için de karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca ayrı ayrı maktu vekalet ücretine hükmeden ilk derece mahkemesi kararının bu yönüyle de yerinde olduğu anlaşıldığından, davalı vekilinin istinaf başvurusunun da 6100 sayılı HMK’nun 353/1-b-1 maddesi uyarınca esastan reddi yerine, ilk derece mahkemesi kararında davacı idare lehine hükmedilen vekalet ücretinin kaldırılması suretiyle yeniden esas hakkında hüküm kurulması, Doğru görülmemiştir…”
gerekçesiyle karar bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesince önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ EDEN : Davacı TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü vekili
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, Konya ili Selçuklu ilçesi, A1 Mahallesi 1.2.5 ada 1 parsel sayılı taşınmazın kamulaştırma bedelinin tespiti ve TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü adına tescili istemine ilişkindir.
Davacı vekili; davalılara ait taşınmazın Konya Hızlı Tren Gar Projesi kapsamında kamulaştırılacak olması nedeniyle taşınmazın değerinin belirlenmesi için uzlaşma komisyonu kurulduğunu ve mülk sahiplerinin kamulaştırmaya konu taşınmazı pazarlıkla satmak hususunda iradelerini bildirmek ve uzlaşma komisyonu ile pazarlık görüşmeleri yapmak üzere davet edildiklerini, ancak taraflar arasında anlaşma sağlanamadığını, bu nedenle de kamulaştırma işleminin satın alma usulü ile gerçekleşmediğini ileri sürerek dava konusu taşınmazın kamulaştırma bedelinin tespiti ile TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı K1 vekili; acele kamulaştırma yoluna gidilebilmesi için yeniden bir tespitin yapılmasının gerektiğini, kamulaştırmaya yönelik yapılan tüm idari işlemlerin eksik olduğunu, yine bahse konu yerde yapılan imar tadilatları için iptal davalarının açıldığını ve derdest olduğunu, bu davaların sonucunun da bekletici mesele yapılmasının uygun olacağını, önerilen bedelin kabul edilemeyeceğini, zira taşınmazın konumu itibariyle çok değerli bir yerde bulunduğunu belirterek öncelikle davanın reddine karar verilmesi; aksi taktirde ise taşınmazın gerçek değerinin belirlenmesi gerektiğini savunmuştur.
Davalılar K2, K3, K4 ve K5 ayrı ayrı; davacı idare tarafından belirlenen bedeli kabul etmelerinin mümkün olmadığını, kamulaştırma bedelinin mahkeme tarafından tespit edilmesini istediklerini beyan etmişlerdir.
Davalı K6’a duruşma gününü bildirir tebligat çıkartılmış olup, davalı duruşmaya gelmemiş; esas hakkında da bir açıklamada bulunmamıştır.
Yerel Mahkemece 25.08.2016 tarihli karar ile; taşınmazın değerinin tespiti amacıyla keşif yapıldığı, keşif sonrasında hazırlanan bilirkişi kurulu raporunda taşınmazın özelliklerinin belirlendiği, söz konusu bilirkişi kurulu raporunun ayrıntılı, denetime açık ve bilimsel verilere uygun olduğu, kamulaştırma kriterlerine uyduğu, bu yönüyle hüküm kurmaya elverişli bulunduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Yerel mahkemece verilen hükme karşı davacı TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü vekili ile davalı K1 vekili tarafından ayrı ayrı istinaf kanun yoluna başvurulmuştur.
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesince 05.12.2016 tarihli ilk karar ile; davacı idare vekilinin istinaf dilekçesi ile davalı K1 vekilinin istinaf dilekçesi özetlendikten sonra; dava konusu taşınmazın bedelinin belirlenmesinde, tespit edilen bedelin bloke edilerek acele el koyma bedeli düşüldükten sonra bakiye kısmın faizi ile birlikte davalı tarafa ödenmesinde, taşınmazın tapusunun iptali ile davacı idare adına tesciline karar verilmesinde, bu itibarla mahkemenin vakıa ve hukuki değerlendirmesinde usul ve esas yönünden Kanuna aykırılık bulunmadığı anlaşılmakla, davacı idare vekili ile davalı
K1 vekilinin yukarıda açıklanan nedenlere ilişkin istinaf başvurularının ayrı ayrı reddine; Davalı K1 vekilinin ileri sürdüğü diğer istinaf sebeplerine gelince; davalı vekili tarafından Kanunun aradığı usulü işlemler yapılmadan davanın açıldığı ileri sürülmüş ise de; davalının idarenin kamulaştırma işlemi ve acele el koyma kararına karşı İdare Mahkemesinde dava açmadığı ve buna dair bir belgeyi ibraz etmediği, Danıştay 6. Dairesi’nin vermiş olduğu kararın parsel bazında acele kamulaştırma yoluyla el koymaya ilişkin işlemin yürütmesinin durdurulmasına yönelik olduğu, 2005 yılında alınan kamu yararı kararı ile Bakanlar Kurulu kararının yürütülmesi isteminin reddine karar verildiği gibi söz konusu kararın iptal edilmediği ve geçerliliğini koruduğu anlaşılmakla, davalı K1 vekilinin bu kısma ilişkin istinaf başvurusunun reddine;
2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 29’uncu maddesi uyarınca yargılama giderlerinden davacı idarenin sorumlu olduğu, yine 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 323’üncü maddesinde yargılama giderlerinin sayıldığı, vekille takip edilen davalarda kanun gereğince takdir olunacak vekâlet ücretinin de yargılama giderlerinden olduğu; her ne kadar Kamulaştırma Kanunu’nun 29’uncu maddesinde açıkça vekâlet ücretinden söz edilmiyor ise de madde metninde yer alan “bu Kanunun gerektirdiği diğer giderler” ifadesinin genel olarak yargılama ile ilgili yapılması gereken tüm giderleri içine aldığı ve vekâlet ücretinin de bu anlamda ödenmesi gereken yargılama gideri niteliğinde olduğunun kabulünün gerektiği; yine HMK’ya ve yerleşik Yargıtay içtihatlarına göre davalının davanın açılmasına kendi davranışıyla sebebiyet vermediği durumda yargılama giderlerini ödemeye mahkûm edilemeyeceği, kamulaştırma bedelinin tespiti davasında taşınmaz malikinin bu dava nedeniyle davalı sıfatını kazanmasının Kanundan kaynaklandığı; davalının, davanın açılmasına neden olacak bir eyleminden ve işleminden söz etmenin mümkün bulunmadığı, bu nedenle davanın niteliği gereği davacı idare lehine vekâlet ücretine hükmedilmesinin doğru olmadığı; ne var ki bu hususun yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediği gerekçesiyle davalı vekilinin bu kısma ilişkin istinaf başvurusunun kabulü ile HMK’nın 353/1-b/2 maddesi gereğince kararın, davanın niteliği ve davanın açılmasına davalıların sebebiyet vermediği dikkate alınarak davacı idare lehine vekâlet ücreti takdirine yer olmadığı şeklinde düzeltilmesine oy birliği ile karar verilmiştir.
Davacı TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü vekili ile davalı Mehmet K.vekilinin ayrı ayrı temyizi üzerine karar Özel Dairece, yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenlerle bozulmuştur.
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesince 21.03.2018 tarihli ikinci karar ile; Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre yargı harçları, keşif, bilirkişi ücretleri, tebligat giderleri vs. tüm yargılama giderlerinin davacı idareden tahsil edildiği, dolayısıyla bu kısımdan sadece yargılama giderlerinden olan vekâlet ücretinin ayrık tutulmasının kabul edilemez nitelikte bulunduğu; Özel Daire bozma kararında Anayasa Mahkemesi’nin 2014/7060 başvuru numaralı kararına dayanılmış ise de, bu kararda davalı tapu malikinin kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescili davasında aleyhine vekâlet ücretine hükmedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin bireysel başvuruda bulunduğu, yapılan inceleme sonucunda başvurucu aleyhine hükmedilen vekâlet ücretinin başvurucunun mahkemeye erişimini engelleyecek nitelikte olmadığına ve bu nedenle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez bulunduğuna hükmedildiği; oysa asıl olanın davalı aleyhine hükmedilen vekâlet ücretinin mülkiyet hakkının ihlaline yönelik olduğu ve İstinaf Dairesinin kabulünün de bu yönde bulunduğu; T.C. Anayasası’nın 35’inci maddesinin 1’inci fıkrasında mülkiyet hakkının güvenceye bağlandığı, 2’nci fıkrasında ise, mülkiyet hakkına ancak kamu yararı nedeniyle ve Kanunla sınırlama getirilebileceğinin belirtildiği; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Ek 1 Nolu Protokol’ün 1’inci maddesinde her gerçek ve tüzel kişinin, mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkının bulunduğunun ve ancak kamu yararı nedeniyle Kanunda öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabileceğinin ifade edildiği; eldeki davada kamulaştırma işleminin söz konusu olduğu ve bu hususun Anayasa’nın 46’ncı maddesinde düzenlendiği; bununla birlikte Anayasa’nın 13’üncü maddesinde hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasının ölçütünün gösterildiği; kamulaştırma nedeniyle ödenmesi gereken bedelin mülkiyet hakkına müdahalenin orantılılığıyla ilgili bir mesele olduğu; orantılılığın, müdahaleyle elde edilen kamusal yarar ile kişinin yüklendiği külfet arasında adil bir denge kurulmasını gerektirdiği, malikin mülkiyet hakkına yapılan müdahalede kamunun elde edeceği yarar ile kişinin yükleneceği külfet arasındaki adil dengenin ancak kişiye taşınmazın gerçek bedelinin ödenmesi suretiyle sağlanabileceği; Anayasa Mahkemesi’nin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bir çok kararında mülkiyet hakkının ihlali hâlinde kişiye taşınmazının tam ve gerçek bedelinin ödenmesi gerektiğinin kabul edildiği; ayrıca hâlen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin önünde ülke aleyhine kamulaştırma bedelinin tespiti ve taşınmazın idare adına tescili davalarında kamulaştırma yapan davacı idare lehine vekâlet ücretine hükmedilmesine yönelik onlarca başvurunun yer aldığı, bu başvurulardan 12055/17 numaralı Musa Tarhan başvurusunda Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nden görüş istenildiği ve başvurunun henüz sonuçlanmadığı; bu itibarla davacı idare lehine vekâlet ücretine hükmedilmemesi gerektiği yönünde verilen kararın yerinde olduğu belirtilerek oy birliği ile direnme kararı verilmiştir.
Direnme kararı davacı TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü vekili tarafından temyize getirilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca 27.09.2018 tarihli karar ile; kurulan kısa kararda yalnızca “bozma kararına karşı direnilmesine” şeklinde hüküm oluşturulduğu, dolayısıyla usulün aradığı niteliklere haiz kısa karar kurulmadığı belirtilerek Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesi’nin direnme kararının usulüne uygun kısa karar ve buna uygun gerekçeli karar oluşturulması gerektiği gerekçesiyle bozulmasına oy birliği ile karar verilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu tarafından verilen karar ile birlikte dosya Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesi’ne gönderilmiş olup, Dairece Hukuk Genel Kurulu’nun bozma kararına uyulmuş ve usulüne uygun kısa karar ile gerekçeli karar oluşturulduktan sonra 26.12.2018 tarihli üçüncü (direnme) karar ile; halen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin önünde ülke aleyhine kamulaştırma bedelinin tespiti ve taşınmazın idare adına tescili davalarında kamulaştırmayı yapan davacı idare lehine vekâlet ücretine hükmedilmesi konusunda yapılan birçok başvurunun bulunduğu, bu başvurular içerisinde yer alan 23.10.2018 tarihli ve 12055/17 numaralı Musa Tarhan/Türkiye başvurusunda kamulaştırma davalarında mülk sahibi aleyhine vekâlet ücretine hükmedilmesinin mülkiyet hakkının ihlali niteliğinde olduğuna yönelik karar verildiği; dolayısıyla davacı idare lehine vekâlet ücretine hükmedilmemesi gerektiği yönündeki İstinaf Dairesi kararının yerinde olduğu, aksi durumun davalı tarafın vekâlet ücreti miktarı kadar eksik kamulaştırma bedeli almasına neden olacağı ve T.C. Anayasası’nın 46’ncı maddesinde düzenlenen “gerçek karşılığın ödenmesi” ilkesinin ihlali sonucunu doğuracağı belirtilerek ve önceki karardaki gerekçeler tekrar edilerek direnme kararı verilmiştir.
Direnme kararı davacı TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü vekili tarafından temyize getirilmiştir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 29’uncu maddesinde yer alan “bu Kanunun gerektirdiği diğer giderler” ibaresinin, yargılama giderlerinden olan vekâlet ücretini de kapsayıp kapsamadığı; burada varılacak sonuca göre davacı TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü lehine vekâlet ücretine hükmedilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında işin esasının incelenmesinden önce yerel mahkemenin davanın kabulüne (194.902,35TL) dair kararının Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesi tarafından diğer istinaf sebeplerinin reddine karar verildikten sonra davanın niteliği ve davanın açılmasına davalıların sebebiyet vermediği dikkate alınarak davacı idare lehine maktu vekâlet ücreti takdirine yer olmadığı gerekçesiyle düzeltilerek kabul edildiği; düzeltilen bu kararın temyizi üzerine Özel Dairece başvurunun bedel yönünden reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmadığı ifade edildikten sonra davacı idare lehine maktu vekâlet ücreti verilmesi gerektiği belirtilmek suretiyle istinaf kararının bozulduğu; bozma kararına karşı İstinaf Dairesi tarafından direnme kararı verildiği ve direnme kararının davacı idare vekili tarafından temyiz edildiği anlaşılmakla, miktar itibariyle bu talebin kesinlik (karar tarihi itibariyle temyiz sınırı: 47.530,00TL) sınırının altında kalıp kalmadığı hususu ön sorun olarak tartışılmış ve ferî nitelikte olan vekâlet ücretinin asıl alacağa bağlı olduğu, asıl alacağın miktarı göz önüne alındığında kesinlikten söz etme imkânının bulunmadığı belirtilerek ön sorunun bulunmadığına oy çokluğu ile karar verilmiş ve işin esasının incelenmesine geçilmiştir.
Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle “yargılama giderleri” ve “vekâlet ücreti” kavramlarıyla ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. Bir davanın açılmasından sonuçlanmasına kadar (bir dava sebebiyle) ödenen paraların tümüne yargılama giderleri denir (Kuru, B./Arslan, R./Yılmaz, E.:Medeni Usul Hukuku, Ankara, 2011, s.729). Diğer bir anlatımla yargılama giderleri, genel olarak bir yargısal koruma faaliyetinin yürütülebilmesi için ödenmesi gereken ve bu sebeple ortaya çıkan giderlerdir (Pekcanıtez, H.:Medeni Usul Hukuku, Cilt III, 15. Baskı, İstanbul, 2017, s.2385). Yargılama giderlerinin kapsamı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 323’üncü (1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu m.423) maddesinde açıklanmıştır.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Yargılama giderlerinin kapsamı” başlıklı 323’üncü maddesi;
“(1) Yargılama giderleri şunlardır:
a) Celse, karar ve ilam harçları.
b) Dava nedeniyle yapılan tebliğ ve posta giderleri.
c) Dosya ve sair evrak giderleri.
ç) Geçici hukuki koruma tedbirleri ve protesto, ihbar, ihtarname ve vekâletname düzenlenmesine ilişkin giderler.
d) Keşif giderleri.
e) Tanık ile bilirkişiye ödenen ücret ve giderler.
f) Resmî dairelerden alınan belgeler için ödenen harç, vergi, ücret ve sair giderler.
g) Vekil ile takip edilmeyen davalarda tarafların hazır bulundukları günlere ait gündelik, seyahat ve konaklama giderlerine karşılık hâkimin takdir edeceği miktar; vekili bulunduğu hâlde mahkemece bizzat dinlenmek, isticvap olunmak veya yemin etmek üzere çağrılan taraf için takdir edilecek gündelik, yol ve konaklama giderleri.
ğ) Vekille takip edilen davalarda kanun gereğince takdir olunacak vekâlet ücreti.
h) Yargılama sırasında yapılan diğer giderler. düzenlemesine yer vermiştir.
Görüldüğü üzere, HMK’nın bu maddesi ile yargılama giderleri tek tek sayılmıştır.
6100 sayılı HMK’nın “Yargılama giderlerinden sorumluluk” başlıklı 326’ncı maddesi ise;
“(1)Kanunda yazılı hâller dışında, yargılama giderlerinin, aleyhine hüküm verilen taraftan alınmasına karar verilir.
(2) Davada iki taraftan her biri kısmen haklı çıkarsa, mahkeme, yargılama giderlerini tarafların haklılık oranına göre paylaştırır.
(3) Aleyhine hüküm verilenler birden fazla ise mahkeme yargılama giderlerini, bunlar arasında paylaştırabileceği gibi, müteselsilen sorumlu tutulmalarına da karar verebilir” hükmünü içermektedir.
Yukarıda belirtilen düzenleme uyarınca, yargılama giderleri kural olarak, davada haksız çıkan yani aleyhine hüküm verilen tarafa yükletilir (HMK m.326, HUMK m.417).
Davada haksız çıkan tarafa yükletilecek olan yargılama giderleri, hem davayı kazanan tarafın daha önce avans olarak ödediği (m.114,1/g; 120; 324,1) hem de Devlet Hazinesince peşin olarak ödenen giderlerdir. Bundan başka, davayı kazanan taraf davasını bir vekil vasıtasıyla takip etmiş ise, haksız çıkan (davayı kaybeden) taraf yargılama gideri olarak vekâlet ücretine de mahkûm edilir. Davada her iki taraf da kısmen haklı (dolayısıyla kısmen haksız) çıkarsa, mahkeme, yargılama harç ve giderlerini, haklı çıkma nispetine (oranına) göre taraflar arasında paylaştırır (m.326,2) (Kuru/Arslan/Yılmaz, s.733).
29.05.1957 tarihli ve 1957/4 E., 1957/16 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da açıklandığı üzere, yargılama giderleri hakkında karar verilmesi için tarafların dilekçe veya savunmalarında yargılama giderlerinin karşı tarafa yükletilmesini talep etmelerine gerek yoktur. Mahkeme, istem olmasa bile yargılama giderlerine, her iki taraf için olmak üzere, kendiliğinden (resen) hükmetmeli ve hangi tarafın yargılama giderlerini ödemekle yükümlü olacağını kararında açıkça göstermelidir.
Yeri gelmişken belirtilmelidir ki, vekâlet ücreti de bir yargılama gideridir (HUMK m. 423/6, HMK m. 323/ğ). Vekâlet ücreti, davada haklı çıkan tarafın davasını vekille takip etmesi durumunda, diğer yargılama giderleri dışında, lehine hükmedilen bir tutardır. Bu ücret, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesine göre hesaplanır ve yargılama giderleri kapsamındadır (Görgün,Ş.,L./Bönü, L./Toraman, B./Kodakoğlu, M.:Medeni Usul Hukuku, 7. Baskı, Ankara, 2018, s.640).
Davada haklı çıkan tarafın peşin olarak ödediği diğer yargılama giderleri (m.324) gibi, vekâlet ücretinin de haksız çıkan taraftan alınarak haklı çıkan tarafa verilmesi asıl olmakla birlikte, yargılama harç ve giderlerinin davada haksız çıkan tarafa yükletilmesine ilişkin bu ana kuralın bazı istisnaları bulunmaktadır.
Davanın açılmasına kendi hâl ve davranışıyla sebep olmayan ve yargılamanın ilk duruşmasında da davacının talep sonucunu kabul eden davalı yargılama giderlerini ödemeye mahkûm edilemeyeceği gibi, davanın gereksiz yere uzamasına veya gereksiz yere gider yapılmasına sebep olan taraf, davada haklı çıkıp lehine karar verilse dahi karar ve ilâm harcı dışında kalan yargılama giderlerinin tamamını ya da bir kısmını ödemeye mahkûm edilir.
Yine 6100 sayılı HMK’nın 101, 182, 213, 253 ve 269’uncu maddelerinde de davada haksız çıkılmış olup olmadığına bakılmaksızın yargılama giderlerinin taraflardan birisine yükletildiği özel durumlar yer almaktadır.
Yargılama giderlerinden sorumluluğun temeli, dava açmakta veya savunma yapmakta kusurlu olmak değil, dava sonunda haksız çıkmaktır (Görgün/Bönü/Toraman/Kodakoğlu, s.633). Davalının, dava açılmasına sebebiyet vermediği hâllerde davayı kaybetmesi hâlinde yargılama giderlerinden sorumlu tutulması mümkün değildir (Görgün/Bönü/Toraman/Kodakoğlu, s.634).
Davalının, dava açılmasına sebep olmadığı bu hâllerden birisi kamulaştırma bedelinin tespiti ve taşınmazın idare adına tescili ya da terkini davasıdır.
Kamulaştırma; devlet veya kamu tüzel kişilerince kamu yararının gerektirdiği hâllerde, karşılığı peşin ödenmek şartıyla, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların tamamı veya bir kısmına el konulması veya üzerinde irtifak hakkı tesis edilmesi işlemi olarak tanımlanabilir.
Kamulaştırma işlemi mal sahibinin rızasıyla veya mal sahibinin rızası olmadığı koşullarda mahkeme kararı ile yapılır.
Kamulaştırmanın amacı ve kapsamı 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 1’inci maddesinde belirtilmiş, bir taşınmazın kamulaştırılabilmesi için gerçek ve özel hukuk tüzel kişisinin mülkiyetinde bulunması gerektiğine vurgu yapılmıştır.
İdarenin tapuya kayıtlı olan bir taşınmazı kamu yararı kapsamında kamulaştırabilmesi için öncelikle Kamulaştırma Kanunu’nun 8’inci maddesi uyarınca satın alma usulünü denemesi, anlaşma ile satın alma usulünün
gerçekleştirilememesi hâlinde ise aynı Kanunun 10’uncu maddesinde belirtildiği gibi taşınmaz sahibini hasım göstermek suretiyle kamulaştırılan taşınmaz malın bedelinin tespiti ile bu bedelin ödenmesi karşılığında taşınmazın davalı üzerindeki tapusunun iptali ve idare adına tescili veya terkini davası açmak durumundadır.
Kamulaştırma bedelinin tespiti davası adından da anlaşılacağı üzere nitelik itibariyle tespit davasıdır. Ortada bir çekişme konusu bulunmadığından haklı ya da haksız çıkan bir taraftan söz etme imkânı da bulunmamaktadır.
Diğer bir anlatımla, kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davasında davalı sıfatı Kanundan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla bu tür davalar niteliği itibariyle davalının kusurunun bulunmadığı, yani davalının, davanın açılmasına neden olacak bir eyleminden ve işleminden söz etmenin mümkün olmadığı davalardır. Davalının kusurunun bulunmadığı bu davada tescile karar verilmesi yanında bedelin tespiti yönünde de hüküm kurulduğundan, kamulaştırma işlemini yapan idare lehine vekâlet ücretinin ödenip ödenmeyeceği konusunun da açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.
Uygulamada kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davalarında her iki tarafın vekil ile temsil edildiği durumlarda taraf vekillerinin emek ve sermaye harcadığı düşünülerek taraflar lehine maktu vekâlet ücreti
verilmesi gerektiği yönünde kararlar bulunmakla birlikte, davanın açılmasına davalı tarafın neden olmadığı dolayısıyla haksız çıkma durumunun bulunmadığı bu tür davalarda davalı aleyhine ve davacı idare lehine maktu vekâlet ücretine hükmedilmesinin doğru olmadığına vurgu yapan kararlar da yer almaktadır. Ancak bu konuda açık ve net bir düzenleme bulunmamaktadır.
2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun “Giderlerin ödenmesi” başlıklı 29’uncu maddesi; “10 uncu madde uyarınca mahkeme heyetinin harcırahları, 15 inci madde uyarınca mahkemece oluşturulan bilirkişilerin ve keşifte dinlenilen muhtarın mahkemece takdir edilecek ücretleri ile, tapu harçları ve bu Kanunun gerektirdiği diğer giderler kamulaştırmayı yapan idarece ödenir.” düzenlemesine yer verilmiştir.
Kanunun bu maddesinden de anlaşılacağı üzere; kamulaştırmayı yapan idare 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 29’uncu maddesinde sayılan giderleri bizzat öder. Kanunda bahsi geçen “ bu Kanunun gerektirdiği diğer giderler” ifadesi ise genel olarak yargılama ile ilgili yapılması gereken tüm giderleri içine alır. Buna göre, vekâlet ücreti de bu anlamda ödenmesi gereken yargılama gideri niteliğindedir ve yargılama giderlerinden davacı idare sorumludur.
Dolayısıyla Yargıtay’ın yerleşik içtihatları gereğince yargı harçları, keşif, bilirkişi ücretleri, tebligat giderleri vs. tüm yargılama giderleri davacı idareden tahsil edilmekte olup, davacı idareden tahsil edilen bu giderlerin yanında yargılama giderlerinden olan vekâlet ücretinin ayrı tutulması mümkün değildir.
Bunun yanında 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 46’ncı maddesi ile İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’ye Ek 1 Nolu Protokol’ün 1’inci maddesi gereğince de taşınmazın gerçek bedeline hükmedilmesi gerektiği, aksi takdirde davalının, kamulaştırma işlemini gerçekleştiren idarenin avukatlık ücretini ödemeye mahkûm edilmesinin davalıya aşırı bir külfet yükleyeceği ve kamu yararı ile bireyin hakları arasındaki adil dengeyi bozacağı unutulmamalıdır.
Ayrıca, vekâlet ücreti hususunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan başvurular da bulunmaktadır. Konuya ilişkin olarak yapılan bir başvuruda uyuşmazlığın kaynağının kamulaştırma olduğu, davanın açılmasında başvurucunun sorumluluğunun bulunmadığı, bu itibarla kamulaştırma davasında mülk sahibi aleyhine vekâlet ücretine hükmedilmesinin mülkiyet hakkının ihlali sonucunu doğuracağı kabul etmiştir (Musa Tarhan/Türkiye kararı, başvuru no: 12055/17, 23.10.2018).
Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; Hızlı Tren Gar Projesi kapsamında davalıya ait taşınmazın kamulaştırılması amacıyla davacı TCDD Genel Müdürlüğü tarafından kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescili davasının açıldığı, yapılan yargılama neticesinde yerel mahkemece taşınmazın bedeline hükmedildiği ve davacı idare lehine tescil kararı verildiği anlaşılmaktadır.
Görüldüğü üzere eldeki davanın temeli kamulaştırma işlemi olup, daha önce de ifade edildiği gibi taşınmaz malikinin davalı sıfatını kazanması doğrudan Kanundan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla davanın açılmasında taşınmaz maliki olan davalının bir kusuru bulunmayıp, davalının, davacı idareyi dava açmaya zorlama gibi bir durumu da söz konusu değildir.
Öte yandan, davalı tarafa davacı idare lehine vekâlet ücreti ödeme yükümlülüğünün getirilmesi durumunda mülkiyet hakkına sahip olan taşınmaz malikinin hem taşınmazı elinden alınmış olacak hem de vekâlet ücreti miktarı kadar eksik kamulaştırma bedeli alacaktır. Bu durum ise T.C. Anayasası’nın 46’ncı maddesinde düzenlenen “gerçek karşılığın ödenmesi” ilkesinin ihlali sonucunu doğuracaktır.
Hâl böyle olunca Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesinin davacı idare lehine vekâlet ücretine hükmedilemeyeceği yönünde verdiği direnme kararı yerindedir.
Açıklanan nedenlerle direnme kararı onanmalıdır.
SONUÇ : Davacı TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alındığından başka harç alınmasına yer olmadığına, dosyanın ilk derece mahkemesine, kararın bir örneğinin ise Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesine gönderilmesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 14.05.2019 tarihinde oy birliğiyle kesin olarak karar verildi.
KARŞI OY
Dava konusu taşınmazın kamulaştırma bedelinin tespiti ve TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü adına tescili istemiyle açılan davada mahkemece, davanın kabulüne (194.902,35TL) karar verilmiş, verilen bu karara karşı istinaf kanun yoluna başvurulması üzerine Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesince diğer istinaf sebeplerinin reddine karar verildikten sonra Kamulaştırma Kanunu’nun 29. maddesinde açıkça vekâlet ücretinden söz edilmiyor ise de madde metninde yer alan “bu Kanunun gerektirdiği diğer giderler” ifadesinin genel olarak yargılama ile ilgili yapılması gereken tüm giderleri içine aldığı ve vekâlet ücretinin de bu anlamda ödenmesi gereken yargılama gideri niteliğinde olduğunun kabulünün gerektiği; yine Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na (HMK) ve yerleşik Yargıtayiçtihatlarına göre davalının davanın açılmasına kendi davranışıyla sebebiyet vermediği durumda yargılama giderlerini ödemeye mahkûm edilemeyeceği, kamulaştırma bedelinin tespiti davasında taşınmaz malikinin bu dava nedeniyle davalı sıfatını kazanmasının Kanundan kaynaklandığı; davalının, davanın açılmasına neden olacak bir eyleminden ve işleminden söz etmenin mümkün bulunmadığı, bu nedenle davanın niteliği gereği davacı idare lehine vekâlet ücretine hükmedilmesinin doğru olmadığı gerekçesiyle bu kısma ilişkin istinaf başvurusunun kabulü ile mahkeme kararının davacı idare lehine vekâlet ücreti takdirine yer olmadığı şeklinde düzeltilmesine hükmedildiği; verilen karar Yargıtay 5. Hukuk Dairesi tarafından, sair temyiz itirazlarının reddine karar verildikten sonra, her iki taraf lehine de maktu vekâlet ücreti verilmesi gerektiği belirtilerek bozulmuş; Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesince tüm yargılama giderlerinin davacı idareden tahsil edildiği, dolayısıyla bu kısımdan sadece yargılama giderlerinden olan vekâlet ücretinin ayrık tutulmasının kabul edilemez nitelikte bulunduğu; dolayısıyla davacı idare lehine maktu vekâlet ücretine hükmedilemeyeceği belirtilerek direnme kararı verilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında işin esasının incelenmesinden önce direnme kararına konu miktarın kesinlik sınırının altında kalıp kalmadığı hususu ön sorun olarak tartışılıp değerlendirilmiştir.
Bilindiği üzere, Bölge Adliye Mahkemeleri 20 Temmuz 2016 tarihinde faaliyete geçmiş olup, bu tarihten itibaren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)’nun istinaf ve temyiz hükümleri uygulanmaya başlanmıştır.
6100 sayılı HMK’nın istinaf yoluna başvurulabilen kararları düzenleyen 341. maddesi;
“(1) İlk derece mahkemelerinden verilen nihai kararlar ile ihtiyati tedbir, ihtiyati haciz taleplerinin reddi ve bu taleplerin kabulü hâlinde, itiraz üzerine verilecek kararlara karşı istinaf yoluna başvurulabilir.
(2) Miktar veya değeri üç bin Türk Lirasını geçmeyen malvarlığı davalarına ilişkin kararlar kesindir. (Ek cümle: 24/11/2016-6763/41 md.) Ancak manevi tazminat davalarında verilen kararlara karşı, miktar veya değere bakılmaksızın istinaf yoluna başvurulabilir.
(3) Alacağın bir kısmının dava edilmiş olması durumunda üç bin Türk Liralık kesinlik sınırı alacağın tamamına göre belirlenir.
(4) Alacağın tamamının dava edilmiş olması durumunda, kararda asıl talebinin kabul edilmeyen bölümü üç bin Türk Lirasını geçmeyen taraf, istinaf yoluna başvuramaz.
(5) İlk derece mahkemelerinin diğer kanunlarda temyiz edilebileceği veya haklarında Yargıtaya başvurulabileceği belirtilmiş olup da bölge adliye mahkemelerinin görev alanına giren dava ve işlere ilişkin nihai kararlarına karşı, bölge adliye mahkemelerine başvurulabilir.”
düzenlemesini içermektedir.
İlk derece mahkemeleri tarafından verilen ve miktar veya değeri 3.000 (yeniden değerleme oranlarına göre hesaplandığında 2018 yılı için 3.560) Türk Lirasını geçmeyen mal varlığına ilişkin davalardaki kararlar kesindir.
Aynı Kanun’un temyiz edilemeyen kararları düzenleyen 362. maddesinde;
“(1) Bölge adliye mahkemelerinin aşağıdaki kararları hakkında temyiz yoluna başvurulamaz:
a) Miktar veya değeri kırk bin Türk Lirasını (bu tutar dâhil) geçmeyen davalara ilişkin kararlar…” şeklinde bir düzenlemeye yer verilmiştir.
Yukarıda belirtildiği üzere miktar veya değeri kırk bin Türk Lirasını (bu tutar dâhil) geçmeyen davalara ilişkin kararlar temyiz edilemez.
HMK’nın Ek Madde 1 hükmüne göre de, 362. maddedeki parasal sınırların, her takvim yılı başından geçerli olmak üzere, Maliye Bakanlığınca her yıl tespit ve ilan edilen yeniden değerleme oranında artırılması suretiyle uygulanacağı belirtilmiştir. Bu hükümlere göre hesaplama yapıldığında 2018 yılı için temyiz kesinlik sınırı 47.530,00TL’dir.
HMK’nın 366. maddesinin yollaması ile temyiz yolunda da uygulanan 346. maddesi uyarınca, temyiz dilekçesi kesin olan bir karara ilişkin olursa, kararı veren mahkeme temyiz dilekçesinin reddine karar verir. Ancak bu hükme rağmen temyiz edilen karar kesin olduğu hâlde bu konuda inceleme yapılıp karar verilmeksizin dosya temyiz incelemesi için gönderilmiş olur ise, 01.06.1990 tarihli ve 1989/3 E., 1990/4 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı gereğince dosyanın mahalline çevrilmesine gerek olmaksızın temyiz talebinin reddine karar verilebilir. Bu İçtihadı Birleştirme Kararı HUMK hükümleri nedeniyle verilmiş olsa da HMK’daki benzer düzenlemeler de aynı yorum ve sonucu doğurduğu için HMK hükümlerine göre temyiz yönünden de uygulanması gerekir.
Somut olayda 194.902,35TL üzerinden verilen kabul kararına karşı istinaf kanun yoluna başvurulması üzerine Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesi tarafından diğer istinaf sebeplerinin reddine karar verildikten sonra davacı idare lehine maktu vekâlet ücreti takdirine yer olmadığı gerekçesiyle 1.800,00TL yönünden yerel mahkeme hükmünün düzeltildiği; düzeltilen bu kararın temyizi üzerine Özel Dairece istinaf başvurusunun bedel yönünden reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmadığı belirtildikten sonra davacı idare lehine maktu vekâlet ücreti verilmesi gerektiği belirtilmek suretiyle istinaf kararının bozulduğu, bozma kararına karşı İstinaf Dairesi tarafından direnme kararı verildiği ve direnme kararının davacı idare vekili tarafından verilmeyen maktu vekâlet ücreti yönünden temyiz edildiği görülmektedir.
Bu durumda temyiz konusu miktarın 2018 yılı itibarıyla temyiz kesinlik sınırı olan 47.530,00TL’nin altında kaldığı anlaşılmakla, anılan karara karşı temyiz yoluna başvurulması miktar itibariyle mümkün olmayıp, davacı idarenin temyiz isteminin miktar itibarıyla reddine karar vermek gerekmektedir.
Tüm bu nedenlerle direnme konusu uyuşmazlığın kesinlik sınırı içerisinde kalmadığı, bu nedenle de işin esasının incelenmesi gerektiği yönündeki Sayın Çoğunluk görüşüne katılamıyorum.