İdari makamlarca tesis edilen; hangi kanun yollarına, hangi mercilere başvurulacağı hususu ve başvuru süreleri belirtilmemiş olan işlemlerde tebliğ ile dava açma süresi başlamaz.



İdari makamlarca tesis edilen; hangi kanun yollarına, hangi mercilere başvurulacağı hususu ve başvuru süreleri belirtilmemiş olan işlemlerde tebliğ ile dava açma süresi başlamayacak olup bu şekilde tesis edilen işlemlere karşı açılacak davalarda davanın süresinde açılmadığından söz edilemeyecektir.


 T.C.

İSTANBUL

12. VERGİ MAHKEMESİ

ESAS NO       : 2019/1043

KARAR NO  : 2019/1796

 

DAVACI                             :

VEKİLİ                               : AV. AHMET CAN  

 

DAVALI                             : MALİYE BAKANLIĞI GELİR İDARESİ BAŞKANLIĞI

VEKİLİ                               : AV.

                                             Gelirİdaresi Başkanlığı Devlet Mahallesi Merasim Caddesi No:9/1Çankaya/ANKARA

 

DAVANIN ÖZETİ             : Davacının iş akdinin işverenle karşılıklı olarak imzalanan ikale sözleşmesi ile feshi sonucu 34.663,33 TL ek tazminat ve 7.980,78 TL ihbar tazminatı adı altında ödenen toplam 42.644,11 TL üzerinden kesinti yapılarak vergi dairesine yatırılan gelir (stopaj) vergisinin iadesi istemiyle yapılan düzeltme-şikayet başvurusunun reddine ilişkin 2.4.2019 tarih ve 50347 sayılı Hazine ve Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı işleminin; yapılan ödemelerin 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu'nun 61. maddesi uyarınca ücret niteliğinde olmadığı, bu suretle gelir vergisi kesintisi yapılamayacağı ileri sürülerek iptali ve ödenen tutar üzerinden yapılan kesintinin tahsil tarihinden itibaren işleyecek 6183 sayılı Kanuna göre belirlenen tecil faizi ile birlikte iadesi istenilmektedir.

 

SAVUNMANIN ÖZETİ    : Usul yönünden, davacı tarafından yapılan şikayet başvurusuna ilişkin verilen cevabın 2.4.2019 tarihli olduğu ve öncelikle davanın süreaşımım yönünden reddi gerektiği esas yönünden ise, 30.1.2019 tarih ve 30671 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7162 sayılı Gelir Vergisi Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 4. maddesi ile 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu'na eklenen geçici 89. maddesinde; 27/3/2018 tarihinden önce karşılıklı sonlandırma sözleşmesi veya ikale sözleşmesi kapsamında ödenen tazminatlar, iş kaybı tazminatları, iş sonu tazminatları, iş güvencesi tazminatları gibi çeşitli adlar altında yapılan ödemeler ve yardımlar üzerinden tevkif edilerek tahsil edilen gelir vergisi, hizmet erbabının düzeltme zamanaşımı süresi içerisinde tarha yetkili vergi dairelerine başvurmaları ve dava açmamaları, açılmış davalardan vazgeçmeleri şartıyla 213 sayılı Vergi Usul Kanununun düzeltmeye ilişkin hükümleri uyarınca red ve iade edileceğinin düzenlendiği, bu düzenlemeyle davacı tarafından davadan vazgeçilmesi şartıyla gerekli ret ve iade işlemlerinin yapılacağından davanın ek ödemeye ilişkin kısmında kesin ve yürütülebilir bir işlem bulunmadığı gibi ihtilaf da bulunmadığı, davanın ihbar tazminatına ilişkin kısmının ise, ihbar tazminatının, işverenin yazılı ihbar önellerine uymadan iş akdini feshetmesi halinde belirtilen sürelerle ilgili olarak işçiye peşin olarak yapılan bir ücret ödemesi olması nedeniyle vergi kesintisine tabi olduğundan davanın reddi gerektiği savunulmaktadır.

 

                                                      TÜRKMİLLETİADINA

Karar veren İstanbul 12. Vergi Mahkemesi Hakimliği'nce, dava dosyası incelenerek işin gereği düşünüldü:

Dava, davacının iş akdinin işverenle karşılıklı olarak imzalanan ikale sözleşmesi ile feshi sonucu 34.663,33 TL ek tazminat ve 7.980,78 TL ihbar tazminatı adı altında ödenen toplam 42.644,11 TL üzerinden kesinti yapılarak vergi dairesine yatırılan gelir (stopaj) vergisinin iadesi istemiyle yapılan düzeltme-şikayet başvurusunun reddine ilişkin 2.4.2019 tarih ve 50347 sayılı Hazine ve Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı işleminin iptali veödenen tutar üzerinden yapılan kesintinin tahsil tarihinden itibaren işleyecek 6183 sayılı Kanuna göre belirlenen tecil faizi ile birlikte iadesi istemiyle açılmıştır.

Davalı idarenin süre itirazının incelenmesinden;

2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın "Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü" başlıklı 11. maddesinde, Anayasa hükümlerinin, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kuralları olduğu; "Hak arama hürriyeti" başlıklı 36. maddesinde, herkesin, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu hükümlerine yer verilmiştir. Anayasanın "Temel hak ve hürriyetlerin korunması" başlıklı 40. maddesine, 4709 sayılı Kanunun 16. maddesiyle eklenen ikinci fıkrada ise, devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerce hangi kanun yolları ve mercilere, hangi sürede başvurulacağının belirtilmek zorunda olduğu düzenlenmiştir. Bu ek fıkranın gerekçesinde değişikliğin, bireylerin yargı ya da idari makamlar önünde sonuna kadar haklarını arayabilmelerine kolaylık ve imkan sağlanması amacıyla ve son derece dağınık mevzuat karşısında kanun yolu, mercii ve sürelerin belirtilmesinin hak arama; hak ve hürriyetlerin korunması açısından zorunluluk haline gelmesi nedeniyle yapıldığına değinilmiştir.

Anayasal düzenlemeler ve değinilen gerekçeden, devletin, kurumları vasıtasıyla tesis ettiği her türlü işlemde, bu işlemlere karşı başvurulacak yargı yeri veya idari makamlar ile başvuru süresinin gösterilmesinin anayasal zorunluluk haline getirildiği; anayasanın bağlayıcılığı karşısında, bu zorunluluğa; yasama, yürütme ve yargı organlarının, idare makamlarının ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarının uymakla yükümlü oldukları sonucuna ulaşılmaktadır. Bu durum, Anayasa Mahkemesinin 18.10.2003 günlü ve E:2003/67, K:2003/88 sayılı kararında; hukukun üstünlüğünün egemen olduğu ve bireyin insan olarak varlığının korunmasını amaçlayan hukuk devletinde vatandaşların hukuk güvenliğinin sağlanmasının, hukuk devleti ilkesinin yerine getirilmesi zorunlu koşullarından olduğu ve hukuki güvenliğin, statü hukukuna ilişkin düzenlemelerde istikrar, belirlilik ve öngörülebilirlik göz önünde bulundurularak, açık ve belirgin hukuk kuralları yürürlüğe koyup, uygulayarak sağlanacağı şeklinde ifade edilmiştir.

Uygulama yasalarında bu zorunluluğu öngören bir düzenleme bulunmayan durumlarda, Anayasanın 40. maddesinin ikinci fıkrasının, doğrudan uygulanabilirliği yönünden de değerlendirilme yapılması gereklidir. Bilindiği gibi Anayasa kuralları, kural olarak doğrudan uygulanacak hükümlerden olmayıp, yasalarda gerekli düzenlemeler yapılarak yaşama geçirilirler; ancak, öğretide ve Anayasa Mahkemesinin kimi kararlarında, yürürlüğe konulması gereken yasal düzenlemede yer verilmesi gereken konuların Anayasa metninde açıkça kurala bağlandığı durumlarda, bir özel yasa ya da yürürlükteki yasalarda uygun değişiklik yapılması gerekmeksizin Anayasa hükümlerinin doğrudan uygulanacağı kabul edilmektedir. Nitekim Anayasa Mahkemesi, Anayasanın 40. maddesinin ikinci fıkrasının doğrudan uygulanması gerektiğini, 08.12.2004 tarihinde verdiği E:2004/84, K:2004/124 sayılı kararında; 5225 sayılı Kanunda, başvurulacak kanun yolu ve süresinin özel olarak düzenlenmemiş olmasının, Anayasanın 40. maddesine aykırılık oluşturmadığını belirterek benimsemiş ve kararında; bireyler hakkında kurulan işlemlere karşı kanun yolları, başvurulacak merciler ile sürelerin belirtilmesi yönünden devlete verilen görevin bir zorunluluk içerdiğine, bu zorunluluk nedeniyle her yasada özel bir düzenleme yapılması gerekmediğine değinerek, Anayasanın 40. maddesinin ikinci fıkrasının, doğrudan uygulanır nitelik taşıdığını kabul etmiştir.

Devletin, işlemlerinde, bireylerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorunda olduğunu öngören Anayasanın 40. maddesinin ikinci fıkrasının, ayrı bir yasal düzenlemenin varlığını gerektirmeyen, doğrudan uygulanabilir nitelik taşımasından dolayı yasama, yürütme ve yargı organlarının, idare makamlarının ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarının işlemlerinde, bu işlemlere karşı başvurulacak idari veya yargı mercileri ve kanun yolları ile sürelerini belirtmesi zorunludur.

Dava konusu işlemde, bu işleme karşı başvurulacak yargı mercii ile başvuru süresinin gösterilmediği saptanmaktadır. Bu durum, Anayasanın 40. maddesinin ikinci fıkrasına ilişkin gerekçede belirtildiği gibi son derece karışık olan mevzuat karşısında bireylerin yargı yeri ve idari makamlar önünde haklarını sonuna kadar arayabilmelerini olanaklı kılmak amacıyla öngörülen zorunluluğa aykırı ve dolayısıyla, Anayasanın 36. maddesinde öngörülen hak arama hürriyetini sınırlayıcı bir sonuç doğurmuş ve Anayasanın temel hak ve hürriyetlerin korunmasını düzenleyen 40. maddesine açıkça aykırılık yaratmıştır.

Başvurulacak yargı mercii ile başvuru süresi gösterilmeyen dava konusu işlemlere ilişkin yazılı bildirim süreyi başlatmayacağı için davanın süresinde açılmadığından da söz edilemeyecektir.

Yukarıda anılan gerekçeyle, davanın süresinde açıldığı sonucuna varılarak işin esasına geçildi.

213 sayılı Vergi Usul Kanunun 122. maddesinde, mükelleflerin vergi muamelelerindeki hataların düzeltilmesini vergi dairesinden isteyebilecekleri; 124. maddesinde de, vergi mahkemelerinde dava açma süresi geçtikten sonra yaptıkları düzeltme talepleri reddolunanların, şikayet yolu ile Maliye Bakanlığına müracaat edebilecekleri açıklanmış, bu maddeler uyarınca düzeltilmesi vergi dairelerinden istenebilecek vergi hatası ise, aynı Kanunun 116.maddesinde; vergiye müteallik hesaplarda veya vergilemede yapılan hatalar yüzünden haksız yere fazla veya eksik vergi istenmesi veya alınması biçiminde tanımlandıktan sonra, 117.maddesinde, matrah hatası, vergi miktarında hata ve mükerrer vergi istenilmesi hesap hataları olarak açıklanmış, 118.maddesinde ise, mükellefin şahsında, mükellefiyette, konuda ve vergilendirme veya muafiyet döneminde yapılan hatalar vergilendirme hataları olarak belirlenmiştir.

193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun 25. maddesinin 1. bendinde; ölüm, sakatlık hastalık (Değişik ibare:16/062009-5904 S.K./1.madde) ve işsizlik sebepleriyle (işe başlatmama tazminatı dahil) verilen tazminat ve yapılan yardımların gelir vergisinden müstesna olduğu, 7. bendinde ise, İş Kanununa göre ödenmesi gereken kıdem tazminatlarının tamamının gelir vergisinden müstesna olduğu açıklanmıştır.

Öte yandan, aynı Yasanın 61. maddesinde; ücretin, işverene tabi ve belirli bir işyerine bağlı olarak çalışanlara hizmet karşılığı verilen para ve ayınlar ile sağlanan ve para ile temsil edilebilen menfaatler olduğu belirtilmiş, 94/1. maddesinde ; Kamu idare ve müesseseleri, iktisadi kamu müesseseleri, sair kurumlar, ticaret şirketleri, iş ortaklıkları, dernekler, vakıflar, dernek ve vakıfların iktisadi işletmeleri, kooperatifler, yatırım fonu yönetenler, gerçek gelirlerini beyan etmeye mecbur olan ticaret ve serbest meslek erbabı, zirai kazançlarını bilanço veya zırai işletme hesabı esasına göre tespit eden çiftçilerin Yasada sayılan ödemeleri (avans olarak ödenenler dahil) nakden veya hesaben yaptıkları sırada, istihkak sahiplerinin gelir vergilerine mahsuben hizmet erbabına ödenen ücretler ile 61. maddede yazılı olup ücret sayılan ödemelerden tevkifat yapmaya mecbur oldukları hükme bağlanmıştır.

Dava, dosyanın incelenmesinden, davacının, işvereni Societe Generale (SA) Paris Merkezi Fransa İstanbul TürkiyeMerkezŞubesi ile olan iş akdinin 8.10.2014 tarihinde feshedildiği, davacıya iş akdinin feshi nedeniyle 34.663,33 TL ek tazminat ve 7.980,78 TL ihbar tazminatı adı altında toplam 42.644,11 TL ödeme yapıldığı, işverenin bu kalemlere isabet eden gelir stopaj vergisini tevkif ederek bağlı bulunduğu Büyük Mükellefler Vergi Dairesi Müdürlüğü'ne beyan edip ödediği, ödenen bedelin gelir vergisinden müstesna tutulduğundan bahisle kesilen miktarın iadesi istemiyle yapılan düzeltme-şikayet başvurusunun reddine ilişkin 2.4.2019 tarih ve 50347 sayılı Hazine ve Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı işleminin iptali ile ödenen tutar üzerinden yapılan kesintinin tahsil tarihinden itibaren işleyecek 6183 sayılı Kanuna göre belirlenen tecil faizi ile birlikte iadesi istemiyle bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmıştır.    

Uyuşmazlık konusu düzeltme-şikayet işleminin "ek tazminat"a ilişkin kısmı açısından;

Gelir Vergisi Kanunu'nun 61. maddesinde, ücret ve ücret sayılan ödemelerin ortak özelliği, bu ödemelerin çalışanın işverene bağlılığı ve hizmet karşılığı sağlanan ve para ile temsil edilen yahut temsil edilebilen ödemeler olmasıdır. Yine yasal düzenlemelere göre ancak ücret veya ücret niteliği taşıyan ödemelerdentevkifat yapılacaktır. Dava konusu kesintinin ait olduğu tazminatlar,davacının çalıştığı şirketin, davacının iş akdinin ikale sözleşmesi uyarınca sona erdirilmesi nedeniyle yasal bir zorunluluk olmaksızın davacıya işsiz kalması sebebiyle yardım amaçlı yapılan bir ödeme olduğundan bu ödemenin işverene bağlı olarak ve hizmet karşılığı yapıldığından dolayısıyla ücret sayılan ödemelerin ortak özelliğini taşıdığından bahsedilemez. Bu itibarla davacıya ek tazminat adı altında yapılan söz konusu ödemelerden Gelir Vergisi Kanunu'nun 61. ve 94. maddesinin birinci fıkrasına bağlı (1) işaretli bent uyarınca vergi kesintisi yapılmasına olanak bulunmamaktadır.

Bu durumda, çalışma ilişkisini sona erdiren işveren tarafından davacıya yasal bir zorunluluk olmaksızın yapılan ödemenin ücret niteliğinde olmaması ve 193 sayılı Kanun'un yukarıda yer verilen 25. maddesi uyarınca gelir vergisinden müstesna tutulması karşısında söz konusu ek tazminat gelir vergisi tevkifatı yapılması açık bir vergilendirme hatası olduğundan tevkif edilen verginin iadesi istemiyle yapılan düzeltme ve şikayet başvurusunun reddi yolunda tesis edilen dava konusu işlemin bu kısmında yasal isabet bulunmamaktadır.

Uyuşmazlık konusu düzeltme-şikayet işleminin "ihbar tazminatı"na ilişkin kısmı açısından;

193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun 25'inci maddesinin 1'inci bendinde, ölüm, engellilik hastalık ve işsizlik sebepleriyle (işe başlatmama tazminatı dahil) verilen tazminat ve yapılan yardımların, 7'nci bendinde, 1475 ve 854 sayılı Kanunlara göre ödenmesi gereken kıdem tazminatlarının tamamı ile 5953 sayılı Kanuna göre ödenen kıdem tazminatlarının hizmet erbabının 24 aylığını aşmayan miktarlarının gelir vergisinden müstesna olduğu hükmü yer almaktadır.

Aynı Kanunun 61'inci maddesinin birinci fıkrasında, ücretin, işverene tabi ve belirli bir işyerine bağlı olarak çalışanlara hizmet karşılığı verilen para ve ayınlar ile sağlanan ve para ile temsil edilebilen menfaatler olduğu; ikinci fıkrasında, ücretin ödenek, tazminat, kasa tazminatı (mali sorumluluk tazminatı), tahsisat, zam, avans, aidat, huzur hakkı, prim, ikramiye, gider karşılığı veya başka adlar altında ödenmiş olmasının veya bir ortaklık münasebeti niteliğinde olmamak şartıyla kazancın belli bir yüzdesi şeklinde tayin edilmiş bulunmasının onun mahiyetini değiştirmeyeceği; 94'üncü maddesinin birinci fıkrasının 1'inci bendinde,hizmet erbabına ödenen ücretler ile 61. maddede yazılı olup ücret sayılan ödemelerden (istisnadan faydalananlar hariç) 103 ve 104'üncü maddelere göre tevkifat yapılacağı hükmü yer almaktadır.

İhbar tazminatı, ihbar sürelerine uyulmadan iş verenin iş akdini feshetmesi halinde, 4857 sayılı İş Kanununda belirtilen sürelerle ilgili olarak tazminat adı altında işçiye yapılan bir ödeme olup, anılan Yasanın 17 ve devamı maddelerinde belirtildiği şekliyle, peşin olarak yapılan bir ücret ödemesidir. Başka bir ifadeyle; işçi ile işveren arasındaki özel hukuk sözleşmesine dayalı olarak yani hizmet akdine göre çalışılması gereken ancak yasa hükmü uyarınca hizmet ifa edilmeksizin yapılan bu ödeme, işsizlik sebebiyle ve sosyal güvenlik kapsamında yapılan bir ödeme olmayıp 193 sayılı Yasanın 61.madde hükmü karşısında ücret niteliğindedir. Davacıya ihbar tazminatı adı altında yapılan ödeme ücret olarak nitelendiğinden, tevkif edilen gelir vergisinin iadesi talebiyle yapılan düzeltme-şikayet başvurusunun ihbar tazminatına ilişkin kısmında hukuka aykırılık bulunmamaktadır.

Davacının faiz istemine gelince;

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 125. maddesinin son fıkrasında, idarenin kendi işlem ve eylemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmıştır.

Ekonomilerde bir değişim vasıtası olan para, çeşitli ticari, sınai, zirai vs. faaliyetlerde kullanılmakla, sahibine, kazanç, kira, nema vs. adlar altında kimi yararlar sağlayan ekonomik bir değerdir. Paranın sahibi dışındaki kişi ve kuruluşlarca kullanılması, sahibinin bu ekonomik değerden mahrum bırakılması sonucunu yaratması yanında, enflasyon etkisinde olan ekonomilerde, paranın değerini, yani alım gücünü enflasyon oranına bağlı olarak yitirmesine de neden olur. Gerek iç hukukta, gerekse uluslararası hukukta, faizin, paranın sahibinden başkası tarafından kullanılmasından doğan zararın giderilmesini amaçlayan bir semere ve ivaz niteliğinde, alacaklının zararını da karşılama işlevi olan, edimini taahhüdüne uygun biçimde süresinde; muaccel borcunu vadesinde ödemeyen borçlunun, bu süreden yararlanmış olma sonucu alacaklı lehine doğan ve kaynağını, asıl alacağın kaynağını oluşturan, hukuki işlem, hukuki fiil veya kanunun teşkil ettiğinakdi bir ödenti ve asıl alacağa bağlı olarak doğan fer'i bir hak olduğu kabul edilmektedir. Söz konusu feri alacak, vergilendirme işlemlerinde, devlet yönünden, vergi ödevlerinin zamanında ve gereği gibi yerine getirilmemesi sebebiyle verginin zamanında tahakkuk etmemesi, mükellefler yönünden ise, vergi idarelerince gerçekleştirilen hukuka aykırı vergilendirme işlemleri ile haksız vergi tahsil edilmesi halinde doğmaktadır.

Türk vergi sisteminde muaccel hale gelmiş kamu alacaklarına, vade tarihinden itibaren "gecikme zammı" uygulaması, 6183 sayılı Kanunla, ikmalen re'sen veya idarece tarh edilen vergilerde "gecikme faizi" uygulaması ise, 213 sayılı Kanuna 3239 sayılı kanunla eklenen 112/3. madde ile başlamıştır.

Vergi mükellefinden fazla veya yersiz tahsil edilen ya da vergi kanunları uyarınca iadesi gereken vergilere faiz ödenmesine ilişkin düzenleme ise,1999 yılında yürürlüğe girmiştir. 4369 sayılı Kanun'la yapılan düzenleme ile, VUK'un 112. maddesine yeni fıkra eklenmiş ve mükellefe iade edilmesi gereken vergilere faiz ödenmesi kabul edilmiştir. Fıkrada, "Fazla veya yersiz olarak tahsil edilen veya vergi kanunları uyarınca iadesi gereken vergilerin, ilgili mevzuatı gereğince mükellef tarafından tamamlanması gereken bilgi ve belgelerin tamamlandığı tarihi takip eden üç ay içinde iade edilmemesi halinde, bu tutarlara üç aylık sürenin sonundan itibaren düzeltme fişinin mükellefe tebliğ edildiği tarihe kadar geçen süre için aynı dönemde 6183 sayılı Kanuna göre belirlenen tecil faizi oranında hesaplanan faiz, 120. madde hükümlerine göre red ve iadesi gereken vergi ile birlikte mükellefe ödenir." hükmüne yer verilmiştir.

Aydın Bölge İdare Mahkemesinin, ihtirazi kayıtla beyan edilip ödenen geçici vergi ve damga vergisinin kaldırılması ve ödenen tutarın ödeme tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte iadesi istemiyle açılan bir davada yaptığı iptal başvurusu üzerine, Anayasa Mahkemesinin 14.05.2011 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 10.02.2011 tarih ve E:2008/58; K:2011/37 sayılı kararı ile 213 sayılı Kanun'un 112. maddesinin 4 numaralı fıkrasına yönelik olarak yapılan yargısal denetim sonucunda, madde hükmünün, kamu kurumları ile kişiler arasında, kamu idarelerinin, kamu gücüne dayalı yetkiler kullanırken hatalı işlemleri nedeniyle oluşan alacaklı-borçlu ilişkilerinin, borçlu olan kamu kurumları lehine bozulmasına sebebiyet vermekte olduğu, verginin, Devletin vatandaşlardan kamu gücüne dayalı ve karşılıksız tahsil ettiği bedel olsa da, idarece yapılmış vergi tahsilatının fazla veya yersiz olduğu tespit edildikten sonra bu tahsilatın, mükellefler için bir alacak haline geldiği, fazla veya yersiz tahsil edilen vergilerin iadesinde, tahsilatın yapıldığı tarih yerine başvuru tarihinden üç ay sonra başlamak üzere işleyecek faizin ödenmesine ilişkin kuralın, kişinin belli bir dönem için faiz gelirinden mahrum kalması sonucunu doğuracak genel yarar ile kişi yararı arasındaki dengenin bozulmasına yol açtığı, bu durumun hukuk devletinde korunması gereken mülkiyet hakkının ihlaline neden olduğu gerekçesiyle iptali üzerine, 112. maddenin 4 numaralı fıkrası, 6322 sayılı Kanun'un 14. maddesiyle yeniden düzenlenmiş ve maddeye konuyla ilgili 5. fıkra eklenmiş, sonraki fıkra ise 5. fıkradan sonra gelecek şekilde yeniden numaralandırılmıştır. Bu değişiklik ve eklemeler sonucu, 4. fıkra, yalnızca, fazla veya yersiz olarak tahsil edilen vergilerle ilgili olarak, 5. fıkra ise vergi kanunları uyarınca iadesi gereken vergilerle ilgili olarak ayrı ayrı yeniden düzenlenerek;

"4. Fazla veye yersiz olarak tahsil edilen vergiler, fazla veya yersiz tahsilatın mükelleften kaynaklanması halinde düzeltmeye dairmüracaat tarihi, diğer hallerde verginin tahsili tarihinden düzeltme fişinin mükellefe tebliğ edildiği tarihe kadar geçen süre için aynı dönemde 6183 sayılı Kanuna göre belirlenen tecil faizi oranında hesaplanan faiz ile birlikte, 120 nci madde hükümlerine göre mükellefe red ve iade edilir."

"5. Vergi kanunları uyarınca iadesi gereken vergilerin, ilgili mevzuatı gereğince mükellef tarafından tamamlanması gereken bilgi ve belgelerin tamamlandığı tarihi takip eden üç ay içinde iade edilmemesi halinde, bu tutarlara iç aylık sürenin sonundan itibaren düzeltme fişinin mükellefe tebliğ edildiği tarihe kadar geçen süre için aynı dönemde 6183 sayılı Kanuna göre belirlenen tecil faizi oranında hesaplanan faiz, 120 nci madde hükümlerine göre red ve iadesi gereken vergi ile birlikte mükellefe ödenir." şeklinde düzenleme yapılmıştır.

6322 sayılı Kanun'un 14. maddesinin gerekçesinde, düzenlemenin, fazla ve yersiz tahsil edilen vergilerin iadesinde, mükelleflere tahsil tarihinden itibaren hesaplanacak faizin ödenmesini sağlamak amacıyla yapıldığının belirtildiği, bu suretle, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu'nun, yeniden düzenlenen, 112. maddesinin 4. fıkrasında, kanun koyucu, fazla veya yersiz olarak tahsil edilen vergilerin, fazla veya yersiz tahsilatın mükelleften kaynaklanması halinde düzeltmeye dair müracaat tarihi, diğer hallerde verginin tahsili tarihinden düzeltme fişinin mükellefe tebliğ edildiği tarihe kadar geçen süre için aynı dönemde 6183 sayılı Kanuna göre belirlenen tecil faizi oranında hesaplanan faiz ile birlikte, 120. madde hükümlerine göre mükellefe red ve iade edileceğini düzenlemek suretiyle, hukuka aykırı vergisel işlemlerden kaynaklanan bu feri alacağın ne şekilde ve hangi faiz türü uygulanmak suretiyle telafi edileceğini de düzenlemiş ve fazla/yersiz tahsilatların faiziyle birlikte mükelleflere iadesi gerektiğine açıklık getirmiştir. Maddenin 4. Fıkrasının değişiklikten önceki halinde, yargı kararları uyarınca iadesi gereken vergiler bakımından faiz ödenmesine ilişkin ayrıca bir hükme yer verilmemiş olmakla birlikte, fıkrada yapılan söz konusu değişikliğin, Aydın Bölge İdare Mahkemesince, önündeki derdest bir davada, Mahkemece hükmedilecek faize dayanak teşkil edecek (derdest davada faiz istemiyle ilgili uygulanacak) maddenin iptali istemiyle yapılan başvuru üzerine Anayasa Mahkemesinin verdiği iptal kararının gereği olarak gerçekleştirildiği ve vergi kanunları uyarınca iadesi gereken vergilere ilişkin maddeye 5. fıkranın ayrıca eklendiği göz önünde tutulduğunda, söz konusu 4. fıkrada yer alan "fazla veya yersiz tahsilat" ibaresinin, fazla veya yersiz olarak tahsil edilen vergilerin iadesi istemiyle açılan davalarda, Mahkemelerce iadesine karar verilen vergi alacağını kapsamadığının kabulü de olanaklı bulunmamakta, 4. fıkranın yeni halinde, fazla veya yersiz tahsil edilen vergilerin "hesaplanan faiz ile birlikte, 120. madde hükümlerine göre mükellefe red ve iade" edileceği yönündeki düzenleme ile de, yalnızca, verginin iadesindeki usule ilişkin olarak bir gönderme yapıldığının kabulü gerekmektedir.

Bu değerlendirmeler ışığında, 6322 sayılı Kanunla yapılan son değişiklik sonrası, fazla veya yersiz olarak tahsil edilen vergilerin iadesinde "tecil faizi" ödenmesi esasının getirildiği, fazla veya yersiz tahsil edilen vergiler için iadede, bu tahsilin mükellefin hatasından kaynaklanıp kaynaklanmamasına göre ikili bir ayrıma gidildiği, fıkrada, bir verginin fazla veya yersiz alınmasının ortaya çıkarılması hususunda, haksızlığın tespitinin idare tarafından yapılmış olması veyayargı kararı ile tespiti hususunda ise herhangi bir ayrım yapılmadığı, idarenin kendi tespit ve inisiyatifi ile ödeme yapması halinde tecil faizi ödenirken; aksi bir durumda, idarenin kusurunu kabul etmemesi üzerine, bu haksızlığın yargı yerince tespiti halinde bu durum içinmaddede faiz öngörülmediğini söylemenin, hukuk devleti ilkesine, AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarına aykırı olduğu gibi,bir önceki düzenlemeye ilişkin iptal kararı sonrası maddenin getiriliş amacı ve lafzı dikkate alındığında,fıkra hükmünden böyle bir anlam çıkarılmasının da olanaklı bulunmadığı sonucuna varılmakla, Vergi Usul Kanunu'nun 112/4. maddesindeki, fazla ve yersiz olarak tahsil edilen vergilerin iadesinde, "tecil faizi" uygulanacağı yolundaki açık hüküm uyarınca, davacıdan tahsil edilen verginin, davacının talebi doğrultusunda, tahsil tarihinden itibaren işleyecek ve 6183 sayılı Kanuna göre belirlenen tecil faizi oranında hesaplanan faizi ile birlikte davacıya iadesi gerekmektedir.

Açıklanan nedenlerle; davanın kısmen iptaline, kısmen reddine, dava konusu düzeltme şikayet işleminin, ek tazminat adı altında ödenen tutar üzerinden yapılan gelir vergisi kesintisine isabet eden kısmı yönünden işlemin iptaline, ek tazminat tutarı üzerinden kesilen gelir (stopaj) vergisinin tahsil tarihinden itibaren hesaplanacak tecil faizi ile birlikte davacıya iadesine, ihbar tazminatına ilişkin kısım yönünden ise davanın reddine, aşağıda dökümü yapılan 124,60 TL yargılama giderinin haklılık oranına göre 101,20 TL'sinin davalı idareden alınarak davacıya iadesine, kalan kısmının davacı üzerinde bırakılmasına, davacıdan 44,40 TL maktu karar harcı alınmasına, AAÜT uyarınca belirlenen 1.512,00 TL vekalet ücretinin davalı idareden alınarak davacıya verilmesine, AAÜT uyarınca belirlenen 1.512,00 TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalı idareye verilmesine, artan posta avansının hükmün kesinleşmesinden sonra davacıya iadesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 30 gün içinde İstanbul Bölge İdare Mahkemesi nezdinde istinaf yolu açık olmak üzere, 30/09/2019 tarihinde karar verildi.

 

HAKİM

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

T.C.

İSTANBUL

BÖLGE İDARE MAHKEMESİ

İKİNCİ VERGİ DAVA DAİRESİ

ESAS NO       : 2019/3371

KARAR NO  : 2019/3094

 

 

İSTİNAF BAŞVURUSUNDA

BULUNAN (DAVALI)                      : MALİYE BAKANLIĞI GELİR İDARESİ BAŞKANLIĞI

VEKİLİ                                               : AV.

                                                             

KARŞI TARAF (DAVACI)              :

VEKİLİ                                               : AV. AHMET CAN

                                                               Reşatbey Mah. Türkkuşu Cad. N:1 Günep Panorama B1005 B/Blok K:10 D:5 Seyhan/ADANA (e-tebligat)

 

İSTEMİN ÖZETİ                                :Davacının iş akdinin işverenle karşılıklı olarak imzalanan ikale sözleşmesi ile feshi sonucu 34.663,33-TL ek tazminat ve 7.980,78-TL ihbar tazminatı adı altında ödenen toplam 42.644,11-TL üzerinden kesinti yapılarak vergi dairesine yatırılan gelir (stopaj) vergisinin iadesi istemiyle yapılan düzeltme-şikayet başvurusunun reddine ilişkin 2.4.2019 tarih ve 50347 sayılı Hazine ve Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı işleminin iptali ve kesilen tutarın tecil faiziyle birlikte iadesi istemiyle açılan davanın, uyuşmazlık konusu düzeltme-şikayet işleminin "ek tazminat"a ilişkin kısmı açısından; "...çalışma ilişkisini sona erdiren işveren tarafından davacıya yasal bir zorunluluk olmaksızın yapılan ödemenin ücret niteliğinde olmaması ve 193 sayılı Kanun'un yukarıda yer verilen 25. maddesi uyarınca gelir vergisinden müstesna tutulması karşısında söz konusu ek tazminat gelir vergisi tevkifatı yapılması açık bir vergilendirme hatası olduğundan tevkif edilen verginin iadesi istemiyle yapılan düzeltme ve şikayet başvurusunun reddi yolunda tesis edilen dava konusu işlemin bu kısmında yasal isabet bulunmadığı..." gerekçesiyle kabulü, uyuşmazlık konusu düzeltme-şikayet işleminin "ihbar tazminatı"na ilişkin kısmı açısından; "...İhbar tazminatı, ihbar sürelerine uyulmadan iş verenin iş akdini feshetmesi halinde, 4857 sayılı İş Kanununda belirtilen sürelerle ilgili olarak tazminat adı altında işçiye yapılan bir ödeme olup, anılan Yasanın 17 ve devamı maddelerinde belirtildiği şekliyle, peşin olarak yapılan bir ücret ödemesidir. Başka bir ifadeyle; işçi ile işveren arasındaki özel hukuk sözleşmesine dayalı olarak yani hizmet akdine göre çalışılması gereken ancak yasa hükmü uyarınca hizmet ifa edilmeksizin yapılan bu ödeme, işsizlik sebebiyle ve sosyal güvenlik kapsamında yapılan bir ödeme olmayıp 193 sayılı Yasanın 61.madde hükmü karşısında ücret niteliğindedir. Davacıya ihbar tazminatı adı altında yapılan ödeme ücret olarak nitelendiğinden, tevkif edilen gelir vergisinin iadesi talebiyle yapılan düzeltme-şikayet başvurusunun ihbar tazminatına ilişkin kısmında hukuka aykırılık bulunmadığı..." gerekçesiyle reddine, davacının faiz istemine gelince; "...Vergi Usul Kanunu'nun 112/4. maddesindeki, fazla ve yersiz olarak tahsil edilen vergilerin iadesinde, "tecil faizi" uygulanacağı yolundaki açık hüküm uyarınca, davacıdan tahsil edilen verginin, davacının talebi doğrultusunda, tahsil tarihinden itibaren işleyecek ve 6183 sayılı Kanuna göre belirlenen tecil faizi oranında hesaplanan faizi ile birlikte davacıya iadesi gerektiği.." gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, kısmen reddine, dava konusu düzeltme şikayet işleminin, ek tazminat adı altında ödenen tutar üzerinden yapılan gelir vergisi kesintisine isabet eden kısmı yönünden işlemin iptaline, ek tazminat tutarı üzerinden kesilen gelir (stopaj) vergisinin tahsil tarihinden itibaren hesaplanacak tecil faizi ile birlikte davacıya iadesine, ihbar tazminatına ilişkin kısım yönünden ise davanın reddine hükmeden İstanbul 12. Vergi Mahkemesi'nin 30/09/2019 tarih ve E:2019/1043, K:2019/1796 sayılı kararının, davanın kabulüne ilişkin kısmının, davalı idare vekili tarafından, usul yönünden, davacı tarafından yapılan şikayet başvurusuna ilişkin verilen cevabın 2.4.2019 tarihli olduğu ve öncelikle davanın süreaşımım yönünden reddi gerektiği esas yönünden ise, 30.1.2019 tarih ve 30671 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7162 sayılı Gelir Vergisi Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 4. maddesi ile 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu'na eklenen geçici 89. maddesinde; 27/3/2018 tarihinden önce karşılıklı sonlandırma sözleşmesi veya ikale sözleşmesi kapsamında ödenen tazminatlar, iş kaybı tazminatları, iş sonu tazminatları, iş güvencesi tazminatları gibi çeşitli adlar altında yapılan ödemeler ve yardımlar üzerinden tevkif edilerek tahsil edilen gelir vergisi, hizmet erbabının düzeltme zamanaşımı süresi içerisinde tarha yetkili vergi dairelerine başvurmaları ve dava açmamaları, açılmış davalardan vazgeçmeleri şartıyla 213 sayılı Vergi Usul Kanununun düzeltmeye ilişkin hükümleri uyarınca red ve iade edileceğinin düzenlendiği, bu düzenlemeyle davacı tarafından davadan vazgeçilmesi şartıyla gerekli ret ve iade işlemlerinin yapılacağından davanın ek ödemeye ilişkin kısmında kesin ve yürütülebilir bir işlem bulunmadığı gibi ihtilaf da bulunmadığı, davanın ihbar tazminatına ilişkin kısmının ise, ihbar tazminatının, işverenin yazılı ihbar önellerine uymadan iş akdini feshetmesi halinde belirtilen sürelerle ilgili olarak işçiye peşin olarak yapılan bir ücret ödemesi olması nedeniyle vergi kesintisine tabi olduğu ileri sürülerek, istinaf yoluyla kaldırılması ve davanın reddine karar verilmesi istenilmektedir.

 

CEVAP DİLEKÇESİNİN ÖZETİ             : Cevap dilekçesi verilmemiştir.

 

TÜRKMİLLETİADINA

           

            Hüküm veren İstanbul Bölge İdare Mahkemesi İkinci Vergi Dava Dairesi'nce; dosyadaki belgeler incelenip istinaf başvurusu hakkında gereği görüşüldü:

2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun "İstinaf" başlıklı 45. maddesinin 1. fıkrasında, idare ve vergi mahkemelerinin kararlarına karşı, başka kanunlarda aksine hüküm bulunsa dahi, mahkemenin bulunduğu yargı çevresindeki bölge idare mahkemesine başvurulabileceği; 2. fıkrasında, istinafın, temyizin şekil ve usullerine tabi olduğu; 3. fıkrasında, bölge idare mahkemesinin, yaptığı inceleme sonunda ilk derece mahkemesi kararını hukuka uygun bulursa istinaf başvurusunun reddine karar vereceği, karardaki maddi yanlışlıkların düzeltilmesi mümkünse gerekli düzeltmeyi yaparak aynı kararı vereceği; 4. fıkrasında, bölge idare mahkemesinin, ilk derece mahkemesi kararını hukuka uygun bulmadığı takdirde istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına karar vereceği, bu halde bölge idare mahkemesinin işin esası hakkında yeniden bir karar vereceği; 6. fıkrasında da, bölge idare mahkemelerinin 46. maddeye göre temyize açık olmayan kararlarının kesin olduğu hükme bağlanmıştır.

Dava dosyasının incelenmesinden, istinaf istemine konu kararın usul ve hukuka uygun olduğu ve istinaf başvurusunda ileri sürülen sebepler ile dosyada mevcut bilgi-belgeler kapsamında, ortada, kararın kaldırılmasını gerektiren nitelikte bir neden bulunmadığı sonucuna varılmıştır.

Açıklanan nedenlerle, 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 45/3. maddesi uyarınca, istinaf başvurusunun reddine, başvuru aşamasında yapılan 30,00-TL tutarındaki yargılama giderinin davalı idare üzerinde bırakılmasına, artan posta avanslarının Mahkemesince yatıran tarafa iadesine, kararın taraflara tebliği için dosyanın Mahkemesine gönderilmesine, dava konusu tutar 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 46/b bendinde düzenlenen parasal sınırı aşmadığından, aynı Yasanın 45/6. maddesi uyarınca kesin olarak, 12/12/2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 

Başkan  Üye   Üye

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

T.C.

D A N I Ş T A Y

VERGİ DAVA DAİRELERİ KURULU

Esas No          : 2020/11

Karar No       : 2021/1

 

 

BÖLGE İDARE MAHKEMESİ KARARLARI ARASINDAKİ AYKIRILIĞIN GİDERİLMESİ İSTEMİ HAKKINDA KARAR

 

I-AYKIRILIĞIN GİDERİLMESİ

İSTEMİNDE BULUNAN        : İstanbul Bölge İdare Mahkemesi Başkanlar Kurulu

 

II-İSTEMİN ÖZETİ                               : İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 2. Vergi Dava Dairesinin 12/12/2019 tarih ve E:2019/3371, K:2019/3094 sayılı kararı ile İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 3. Vergi Dava Dairesinin 10/03/2020 tarih ve E:2019/3493, K:2020/513 sayılı kararları arasındaki aykırılığın 2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanun'un 3/C maddesinin (4) numaralı fıkrasının (c) işaretli bendi uyarınca giderilmesi, İstanbul Bölge İdare Mahkemesi Başkanlar Kurulunun 15/09/2020 tarih ve E:2020/129, K:2020/129 sayılı kararıyla istenmiştir.

 

III-AYKIRILIĞIN GİDERİLMESİ İSTEMİNE KONU BÖLGE İDARE MAHKEMESİ KARARLARI:

A-İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 2. Vergi Dava Dairesinin E:2019/3371 sayılı dosyasına konu yargılama süreci:

         Dava konusu istemin özeti: Davacının iş akdinin işverenle karşılıklı olarak imzalanan ikale sözleşmesi ile feshi sonucu 34.663,33 TL ek tazminat ve 7.980,78 TL ihbar tazminatı adı altında ödenen toplam 42.644,11 TL üzerinden kesinti yapılarak vergi dairesine yatırılan gelir (stopaj) vergisinin iadesi istemiyle yapılan düzeltme şikayet başvurusunun reddine ilişkin 02/04/2019 tarih ve 50347 sayılı Gelir İdaresi Başkanlığı işleminin iptali ve kesilen tutarın tahsil tarihinden itibaren işleyecek tecil faiziyle birlikte iadesi istemiyle dava açılmıştır.

İstanbul 12. Vergi Mahkemesinin 30/09/2019 tarih ve E:2019/1043, K:2019/1796 sayılı kararı:

Davalı tarafından, davanın süresinde açılmadığı ileri sürülmüştür.

Devletin, işlemlerinde, bireylerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorunda olduğunu öngören Anayasa'nın 40. maddesinin ikinci fıkrasının, ayrı bir yasal düzenlemenin varlığını gerektirmeyen, doğrudan uygulanabilir nitelik taşımasından dolayı yasama, yürütme ve yargı organlarının, idare makamlarının ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarının işlemlerinde, bu işlemlere karşı başvurulacak idari veya yargı mercileri ve kanun yolları ile sürelerini belirtmesi zorunludur.

Dava konusu işlemde, bu işleme karşı başvurulacak yargı mercii ile başvuru süresinin gösterilmediği saptanmaktadır. Bu durum, son derece karışık olan mevzuat karşısında bireylerin yargı yeri ve idari makamlar önünde haklarını sonuna kadar arayabilmelerini olanaklı kılmak amacıyla öngörülen zorunluluğa aykırı ve dolayısıyla Anayasanın 36. maddesinde öngörülen hak arama hürriyetini sınırlayıcı bir sonuç doğurmuş ve Anayasanın temel hak ve hürriyetlerin korunmasını düzenleyen 40. maddesine açıkça aykırılık yaratmıştır.

Başvurulacak yargı mercii ile başvuru süresi gösterilmeyen dava konusu işlemlere ilişkin yazılı bildirim süreyi başlatmayacağı için davanın süresinde açılmadığından söz edilemeyecektir.

Mahkeme bu gerekçeyle davanın süresinde olduğuna hükmetmiş ve işin esasını inceleyerek dava konusu işlemin, ek tazminat adı altında ödenen tutar üzerinden yapılan gelir vergisi kesintisine isabet eden kısmı yönünden iptaline ve bu tutar üzerinden kesilen gelir (stopaj) vergisinin tahsil tarihinden itibaren hesaplanacak tecil faizi ile birlikte davacıya iadesine, ihbar tazminatına ilişkin kısmı yönünden ise davanın reddine karar vermiştir.

Davalının istinaf istemini inceleyen İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 2. Vergi Dava Dairesinin 12/12/2019 tarih ve E:2019/3371, K:2019/3094 sayılı kararı:

Vergi Dava Dairesi, davalı tarafından istinaf dilekçesinde ileri sürülen iddiaların kararın kabule ilişkin hüküm fıkrasının kaldırılmasını gerektirecek nitelikte olmadığı gerekçesiyle başvuruyu kesin olarak reddetmiştir.

B-İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 3. Vergi Dava Dairesinin E:2019/3493 sayılı dosyasına konu yargılama süreci:

Dava konusu istemin özeti: Davacının iş akdinin işverenle karşılıklı olarak imzalanan ikale sözleşmesi ile feshi sonucu 29.717,28 TL ikale ödemesi ve 15.534,72 TL ihbar tazminatı adı altında ödenen toplam 45.252,54 TL üzerinden kesinti yapılarak vergi dairesine yatırılan gelir (stopaj) vergisinin iadesi istemiyle yapılan düzeltme-şikayet başvurusunun reddine ilişkin Gelir İdaresi Başkanlığı işleminin iptali ve kesilen tutarın yasal faiziyle birlikte iadesi istemiyle dava açılmıştır.

İstanbul 14. Vergi Mahkemesinin 16/10/2019 tarih ve E:2019/953, K:2019/1786 sayılı kararı:

Vergi Mahkemesi, işin esasını inceleyerek dava konusu işlemin, ikale ödemesi adı altında ödenen tutar üzerinden yapılan gelir vergisi kesintisine isabet eden kısmı yönünden iptaline ve bu tutar üzerinden kesilen gelir (stopaj) vergisinin tahsil tarihinden itibaren hesaplanacak yasal faizi ile birlikte davacıya iadesine, ihbar tazminatına ilişkin kısmı yönünden ise davanın reddine karar vermiştir.

Davalının istinaf istemini inceleyen İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 3. Vergi Dava Dairesinin 10/03/2020 tarih ve E:2019/3493, K:2020/513 sayılı kararı:

Davacı tarafından, 05/03/2019 tarihinde yapılan şikayet başvurusuna cevap verilmemek suretiyle tesis edilen zımnen ret işlemi üzerine 22/05/2019 tarihinde dava açıldığı ileri sürülmüştür.

Davalı tarafından dosyaya ibraz edilen savunma dilekçesinde ise, davacının başvurusu üzerine cevaben düzenlenen 31/03/2019 tarih 48940 sayılı yazının tebliğ edildiği belirtilmiştir.

31/12/2019 tarihli ara kararı ile savunma dilekçesinde belirtilen 31/03/2019 tarih 48940 sayılı yazının tebliğine ilişkin bilgi ve belgelerin dosyaya ibrazı istenilmiştir.

Ara kararına cevaben ibraz edilen bilgi belgelerin incelenmesinden, 31/03/2019 tarih ve 48940 sayılı cevap yazısının 05/04/2019 tarihinde tebliğ edildiği görülmüştür.

Dava konusu işleme karşı otuz günlük yasal dava açma süresi içerisinde yani en geç 06/05/2019 (pazar gününü takip eden ilk iş günü) tarihinde dava açılması gerekirken, davanın süresinden sonra 22/05/2019 tarihinde açıldığı görülmektedir.

Bu durumda dava açma süresi geçtikten sonra açılan işbu davanın süre aşımı nedeniyle reddi gerekirken davanın kabulüne karar veren Vergi Mahkemesi kararının kaldırılması gerektiği sonucuna varılmıştır.

Vergi Dava Dairesi, bu gerekçeyle Vergi Mahkemesi kararını kaldırarak davanın süre aşımı nedeniyle reddine kesin olarak karar vermiştir.

 

IV- İSTANBUL BÖLGE İDARE MAHKEMESİ BAŞKANLAR KURULUNUN GÖRÜŞÜ:

Başkanlar Kurulu tarafından, aykırılığın İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 2. Vergi Dava Dairesinin 12/12/2019 tarih ve E:2019/3371, K:2019/3094 sayılı kararı doğrultusunda giderilmesine oybirliğiyle karar verilmiştir.

 

V- İNCELEME VE GEREKÇE

MADDİ OLAY:

Bölge idare mahkemesi kararları arasındaki aykırılığın giderilmesi istemiyle ilgili kararlara konu olaylarda, davacının iş akdinin işverenle karşılıklı olarak imzalanan ikale sözleşmesi ile feshi sonucu ek tazminat (ikale ödemesi) ve ihbar tazminatı adı altında ödenen meblağ üzerinden kesinti yapılarak vergi dairesine yatırılan gelir (stopaj) vergisinin iadesi istemiyle yapılan düzeltme şikayet başvurusunun reddine ilişkin işlemin iptali ve kesilen tutarın yasal/tecil faiziyle birlikte iadesi istemiyle dava açılmıştır.

Aykırılığın giderilmesi istemine konu olan husus, düzeltme-şikayet başvurusunun reddine ilişkin işlemde hangi kanun yollarına, hangi mercilere başvurulacağı ve başvuru sürelerinin belirtilmemiş olması halinde tebliğin dava açma süresini başlatıp başlatmayacağına ilişkindir.

              İLGİLİ MEVZUAT:

              1- Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın "Anayasa'nın bağlayıcılığı ve üstünlüğü" başlıklı 11. maddesi:

 

              "Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.

               Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz."

              2- Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın "Hak arama hürriyeti" başlıklı 36. maddesi:

              "Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz."

              3- Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın "Temel hak ve hürriyetlerin korunması" başlıklı 40. maddesinin 4709 sayılı Kanun'un 16. maddesiyle eklenen ikinci fıkrası:

              "Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır."

             

              HUKUKİ DEĞERLENDİRME:

               Anayasa'nın "Temel hak ve hürriyetlerin korunması" başlıklı 40. maddesine, 4709 sayılı Kanun'un 16. maddesiyle eklenen ikinci fıkranın gerekçesinde, değişikliğin, bireylerin yargı ya da idari makamlar önünde sonuna kadar haklarını arayabilmelerine kolaylık ve imkan sağlanması amacıyla ve son derece dağınık mevzuat karşısında kanun yolu, mercii ve sürelerin belirtilmesinin hak arama ve hak ve hürriyetlerin korunması açısından zorunluluk haline gelmesi nedeniyle yapıldığına değinilmiştir.

              Yukarıda anılan Anayasal düzenlemeler ve değinilen gerekçenin değerlendirilmesinden, Devletin, kurumları vasıtasıyla tesis edilen her türlü işlemlerinde, bu işlemlere karşı başvurulacak yargı yeri veya idari makamlar ile başvuru süresinin gösterilmesinin Anayasal zorunluluk haline getirildiği anlaşılmakta, Anayasa'nın bağlayıcılığı karşısında, bu zorunluluğa yasama, yürütme ve yargı organlarının, idare makamlarının ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarının uymakla yükümlü oldukları sonucuna ulaşılmaktadır.

              Bu bağlamda Devletin bir kurumu olan vergi idaresinin de tesis ettiği idari işlemlerde, işleme karşı başvurulacak kanun yolunu, idari mercii ve başvuru süresini göstermesi gerekmekte olup bu gereklilik, ilgili makamların takdirinde olmayıp en üst hukuki norm olan Anayasa'nın bağlayıcılığının zorunlu bir sonucudur.

              Diğer yönden, uygulama yasalarında bu zorunluluğu öngören bir düzenleme bulunmayan durumlarda, Anayasa'nın 40. maddesinin ikinci fıkrasının, doğrudan uygulanabilirliği sorunu yönünden de değerlendirme yapılması gereklidir. Anayasa kuralları, kural olarak doğrudan uygulanacak hükümlerden olmayıp yasalarda gerekli düzenlemeler yapılarak yaşama geçirilirler. Ancak öğretide ve Anayasa Mahkemesi'nin kimi kararlarında, yürürlüğe konulması gereken yasal düzenlemede yer verilmesi gereken konuların Anayasa metninde açıkça kurala bağlandığı durumlarda, bir özel yasa ya da yürürlükteki yasalarda uygun değişiklik yapılması gerekmeksizin Anayasa hükümlerinin doğrudan uygulanacağı kabul edilmektedir. Nitekim Anayasa Mahkemesi, 28/12/2004 tarih ve E:2004/84, K:2004/124 sayılı kararında, Anayasanın 40. maddesinin ikinci fıkrasının, doğrudan uygulanır nitelik taşıdığını kabul etmiştir.

                        Tüm bu hususların değerlendirilmesinden, Devletin işlemlerinde, bireylerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorunda olduğunu öngören Anayasanın 40. maddesinin ikinci fıkrasının, ayrı bir yasal düzenlemenin varlığını gerektirmeyen, doğrudan uygulanabilir nitelik taşımasından dolayı yasama, yürütme ve yargı organlarının, idare makamlarının ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarının işlemlerinde, bu işlemlere karşı başvurulacak idari veya yargı mercileri ve kanun yolları ile sürelerini belirtmesinin zorunlu olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Aksi bir durumun varlığı Anayasanın temel hak ve hürriyetlerin korunmasını düzenleyen 40. maddesine açıkça aykırılık teşkil edecektir.

              Bu nedenle, idari makamlarca tesis edilen; hangi kanun yollarına, hangi mercilere başvurulacağı hususu ve başvuru süreleri belirtilmemiş olan işlemlerde tebliğ ile dava açma süresi başlamayacak olup bu şekilde tesis edilen işlemlere karşı açılacak davalarda davanın süresinde açılmadığından söz edilemeyecektir.

 

              VI-SONUÇ:

Açıklanan hukuksal nedenler ve gerekçeyle aykırılığın, uyuşmazlık konusu işlemlerde hangi kanun yolları ve mercilere başvurulacağı hususu ile başvuru sürelerinin belirtilmemiş olması halinde davanın süresinde açılmadığından söz edilemeyeceği ve işin esasının incelenmesi gerektiği yönünde giderilmesine, 27/01/2021 tarihinde oybirliğiyle kesin olarak karar verildi.

 

Danıştay

Başkanvekili

4.Daire Başkanı       

7.Daire Başkanı       

9.Daire Başkanı       

3.Daire Başkanı

3.Daire Üyesi          

9.Daire Üyesi          

3.Daire Üyesi          

4.Daire Üyesi          

7.Daire Üyesi

4.Daire Üyesi          

7.Daire Üyesi          

4.Daire Üyesi          

9.Daire Üyesi          

3.Daire Üyesi

7.Daire Üyesi          

9.Daire Üyesi