İş Kazalarında Zamanaşımı Ne Zaman Başlar?


İş Kazalarında Zamanaşımı Ne Zaman Başlar? 


Özel hukukta teknik bir kavram olan zamanaşımı alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden, dava edilebilme niteliğinden yoksun kalmasını ifade etmektedir. Sonucu; alacak hakkına son verme değil, onu eksik borç hâline getirme olarak ortaya çıkmaktadır. zamanaşımına ilişkin düzenlemelerin temelinde iddia edilen alacağın aradan uzun zaman geçmiş olmasına rağmen kullanılmaması karşısında borçlunun oldukça uzak geçmişte kalan bir borçtan doğabilecek ihtilaflara karşı korunması, kendi alacağına karşı uzun süre kayıtsız kalan kimsenin bu hakkının artık korunmaya layık olmadığını kabul etmiş sayılması yatmaktadır.


Zamanaşımına uğrayan alacağın tahsili hususunda devlet kendi gücünü kullanmaktan vazgeçmekte, böylece söz konusu alacağın ödenip ödenmemesi keyfiyeti borçlunun iradesine bırakılmaktadır. Şu hâlde zamanaşımına uğrayan alacak ortadan kalkmamakla beraber artık doğal bir borç hâline gelmektedir. 


Ancak belirtmek gerekir ki, alacağın salt zamanaşımına uğramış olması, onun eksik bir borca dönüşmesi için yeterli olmayıp borçlunun kendisine karşı açılmış olan alacak davasında alacaklıya yönelik bir def'ide bulunması gerekir ( Reisoğlu, S.: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, ... 1998, s. 334, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 05.05.2010 tarihli ve 2010/8-231 E., 2010/2553 K. sayılı kararı ).


Yargıtay'ın istikrar kazanmış son uygulamalarına göre, zamanaşımı hukukî niteliği itibariyle, maddi hukuktan kaynaklanan bir def'i olup usul hukuku anlamında ise bir savunma aracıdır ( Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 06.04.2011 tarihli ve 2010/9-629 E., 2011/70 K.; 09.10.2013 tarihli ve 2013/4-36 E., 2013/1457 K.; 12.03.2014 tarihli ve 2013/4-544 E., 2014/315 K. sayılı kararları ).

İş kazalarında işverenin sorumluluğu sözleşmeye aykırılığa dayandığından Türk Borçlar Kanununun 146-161 ( Borçlar Kanununun 125-140. ) maddelerinde düzenlenen zamanaşımı hükümlerinin uygulanması gerekmektedir.


818 Sayılı Borçlar Kanunu'nun 125. maddesine göre “Bu kanunda başka suretle hüküm mevcut olmadığı takdirde her dava on senelik müruru zamana tabidir”. Yine Türk Borçlar Kanununun 146. maddesinde benzer bir düzenleme ile, “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, her alacak on yıllık zamanaşımına tabidir.” hükmü yer almaktadır. Kanun koyucu hem Borçlar Kanununun 125. maddesi hem de Türk Borçlar Kanununun 146. maddesiyle alacak haklarının tabi olacağı genel zamanaşımı süresini düzenlemiş olup, aksine bir yasal düzenleme olmayan hâllerde on yıllık sürenin uygulanması gerektiği açıktır. 


İş kazası hâlinde de zamanaşımı süresine yönelik ayrı bir düzenleme bulunmadığından Türk Borçlar Kanununun 146. (Borçlar Kanununun 125.) maddesine göre on yıllık zamanaşımı süresi uygulanacaktır.


6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 149. (Borçlar Kanunu m.128.) maddesi uyarınca ise zamanaşımı, alacağın muaccel olmasıyla işlemeye başlar. Muacceliyet, bir borç ilişkisinde, alacaklının edimi isteyebileceği ve borçlunun da bu isteme uyarak, edimi ifa etmekle yükümlü olduğu anı belirler. Bir başka deyişle, söz konusu anda borç ifa kabiliyeti kazanır ve alacaklı yine o anda edimi kabul etmekle yükümlü olur. Bir alacağın ya da borcun muaccel olması, ilke olarak edimin ifası için öngörülmüş bulunan vadenin dolmasıyla gerçekleşir.


Gelinen bu noktada iş kazasından kaynaklanan tazminat talepleri yönünden zamanaşımının hangi tarih itibariyle başlayacağının belirlenmesi gerekmekte olup bu hususun tespitinde, zarar ve zararın öğrenilme tarihinin önemi açıktır.


Zarar görenin zararı öğrenmesi demek, zararın varlığı, mahiyeti ve esaslı unsurları hakkında bir dava açılmasına ve davanın gerekçelerini göstermeye elverişli bütün hâl ve şartların öğrenilmiş olması demektir. Zararın öğrenilmesi, zarar verici olayın değil, zararın varlığı, niteliği, unsurları ve kapsamının kesin olarak bilinmesi demektir. Zarar verici eylemin sonuçları ve zarar tam olarak ortaya çıkmadıkça zarar görenin zararı öğrendiğinden söz edilemez. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 05.06.2002 tarihli ve 2002/4-470 E., 2002/477 K. sayılı kararı da aynı yöndedir.


Hukuka aykırı bir eylem işlenilmesine karşın, onun doğuracağı zarar henüz ortaya çıkmamış, zararın ortaya çıkması için eylem tarihinden itibaren bir takım etkenlerin gerçekleşmesi veya belli bir zamanın geçmesi gerekiyor ise, zararın bütün unsurlarıyla birlikte öğrenilmesi mümkün değildir. Oysa ki, zarar görenin mahkeme önünde ciddi bir dava açarak tazminat isteminde bulunabilmesi ve bu istemini objektif bir şekilde destekleyen, etkili gerekçelerini ortaya koyabilmesi için oluşan zararın niteliğini, kapsamını ve bütün unsurlarını öğrenmesi gerekir. Aksi hâlde, doğal olarak zamanaşımı süresi de işlemeye başlamayacaktır.


Bazı hâllerde, gerek zararı doğuran eylem veya işlemin ne olduğu ve kim tarafından gerçekleştirildiği ve gerekse zararın kapsam ve miktarı aynı anda ve tam bir açıklıkla belirlenebilir. Böyle durumlarda, zarar görenin uğradığı zararın varlığını, zarar verenin kim olduğunu, kapsam ve miktarının neden ibaret bulunduğunu öğrendiği andan itibaren, zarar verenden bunun tazminini isteme hakkının doğacağı ve bu hakkına ilişkin yasal zamanaşımı süresinin de o tarihte başlayacağı açıktır.


Buna karşılık, ortaya çıkan zarar, kendi özel yapısı içerisinde sonradan değişme eğilimi gösteriyor, zararı doğuran eylem veya işlemin doğurduğu sonuçlarda (zararın nitelik veya kapsamında) bir değişiklik ortaya çıkıyor ise artık "gelişen durum" ve dolayısıyla gelişen bu durumun zararın nitelik ve kapsamı üzerinde ortaya çıkardığı değişiklikler ( zarardaki değişme ) söz konusu olacaktır. Böyle hâllerde zararın kapsamını belirleyecek husus, gelişmekte olan bu durumdur ve bu gelişme sona ermedikçe zarar henüz tamamen gerçekleşmiş olmayacağı için zamanaşımı süresi bu gelişen durumun durduğunun veya ortadan kalktığının öğrenilmesiyle birlikte işlemeye başlayacaktır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 06.11.2002 tarihli ve 2002/4-882 E., 2002/874 K. sayılı kararı).


Mülga 506 Sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 12. maddesi uyarınca iş kazaları ve meslek hastalıkları hâlinde sigortalıya sağlanan yardımlar; sağlık yardımı yapılması, geçici iş göremezlik süresince günlük ödenek verilmesi, sürekli iş göremezlik hâllerinde gelir bağlanması, protez araç ve gereçlerinin sağlanması, takılması, onarılması ve yenilenmesi, tedavi için yurt içinde ve gerektiğinde yurt dışında başka yere gönderilmesi, sigortalı ölmüş ise cenaze masrafı verilmesi ve hak sahiplerine gelir bağlanması olarak gösterilmiştir.


Bu kapsamda iş kazası geçiren sigortalı Kurumca yetkilendirilen sağlık hizmeti sunucuları tarafından tedavi altına alınmakta, sağlığına kavuşması için gerekli tüm tıbbi yardımlar sağlanmakta, bu arada sigortalıya geçici iş göremezlik ödemesi yapılmaktadır. Tedavi sonucunda sigortalı tamamen sağlığına kavuşarak yeniden çalışma gücünü kazanabileceği gibi, meslekte kazanma gücünü tamamen ya da kısmen yitirmesi de söz konusu olabilecektir.


Bu durumda 506 Sayılı Kanun'un 19. maddesine göre, "Geçici iş göremezlik hali sonunda Kuruma ait veya Kurumun sevk edeceği sağlık tesisleri sağlık kurulları tarafından verilecek raporlarda belirtilen arızalarına göre, iş kazası veya meslek hastalığı sonucu meslekte kazanma gücünün en az % 10 azalmış bulunduğu Kurumca tespit edilen sigortalı sürekli iş göremezlik gelirine hak kazanır".


Meslekte kazanma gücünü tamamen ( %100 ) yitiren, yani sürekli tam iş göremez duruma düşen sigortalıya bağlanacak gelir sürekli iş göremezlik geliri olup, sigortalının yıllık kazancının %70'idir. Ancak sigortalı başka birinin yardımına muhtaç ise bu gelir % 50 artırılır. Meslekte kazanma gücündeki kayıp oranı %10 veya daha fazla olmakla birlikte %100'den az ise bu durumda sürekli kısmi iş göremezlik geliri meslekte kazanma gücü kaybı oranı ile doğru orantılı olarak bağlanacaktır ( 506 Sayılı Kanun m.20 ).


506 Sayılı Kanun'un "Sigortalının kontrol muayenesi" başlıklı 25. maddesinde ise; "Sürekli iş göremezlik geliri bağlandıktan sonra sigortalı, her zaman, iş göremezlik derecesinde bir artma olduğunu veya başka birinin sürekli bakımına muhtaç duruma girdiğini ileri sürerek gelirde değişiklik yapılmasını isteyebileceği gibi, Kurum da, sigortalıyı her zaman kontrol muayenesine tabi tutabilir.


Gerek sigortalının başvurması üzerine gerek Kurumca yaptırılan Kontrol muayenesi sonunda Kurum sağlık tesisleri sağlık kurulu raporuna göre sürekli iş göremezlik durumunda değişiklik olduğu tespit edilirse, sigortalının sürekli iş göremezlik geliri, rapor tarihinden sonraki ay başından başlanarak artırılır, eksiltilir veya kesilir..." hükmü bulunmaktadır.


Görüldüğü üzere iş kazası sonucu oluşan sürekli iş göremezlik nedeniyle meslekte kazanma gücündeki kayıp oranı kazalı sigortalıya bağlanacak gelir ve hüküm altına alınacak tazminatın miktarını doğrudan etkilediğinden bu oranın hiçbir duraksamaya yol açmayacak biçimde saptandığı tarihten itibaren zamanaşımının başlatılması gerekir. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.07.2020 tarihli ve 2017/21-1593 E., 2020/535 K. ile 03.12.2019 tarihli ve 2017/21-2180 E., 2019/1275 K. sayılı kararları da aynı doğrultuda tespitler içermektedir.


Başka bir deyişle soyut öğrenme, kesin bir bilgi edinememe ve zararın unsurlarını (örneğin sakatlık derecesi ya da ne gibi beden rahatsızlığı oluştuğu) bilememe durumunda zarar ve sonuçları öğrenilmiş sayılamayacağından zamanaşımı kesin öğrenmeden sonra başlamalıdır. Aksi takdirde gerçek zarar karşılanmamış ve hak kaybına sebebiyet verilmiş olacaktır.


Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi'nin Konuya Bakışı


Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bir çok kararında zamanaşımına ilişkin kuralların katı ve şekilci bir yorumla uygulanmasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinde düzenlenen "mahkemeye erişim hakkı"nı ihlal ettiğini kabul etmiştir.


Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 30.10.2018 tarihli ve 22677/10 Başvuru numaralı Kurşun/Türkiye davasında "...Ancak Mahkeme, bütün olarak bakıldığında ve özellikle başvuranın iddialarının altında yatan olaya ilişkin sıra dışı koşullar göz önüne alındığında yukarıdaki hususların yerel mahkemenin bir usul kuralına yönelik, olay tarihinde açık ve istikrarlı emsallerle desteklenmediği anlaşılan katı uygulamasının tazminat taleplerini inceletmek amacındaki başvuranı mahkemeye erişim hakkından yoksun bırakması sonucunu doğurduğu görüşündedir..." şeklindeki tespitten sonra Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında başvuranın mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.


Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin 17.09.2013 tarihli ve 59601/09 Başvuru numaralı Eşim/Türkiye davasında da süre aşımı nedeniyle davası reddedilen başvurucunun mahkemeye erişim hakkının engellenip engellenmediği hususunu değerlendirmiştir. Söz konusu olayda başvurucu askerlik hizmetini yerine getirirken 25.09.1990 tarihinde yaralanmış, tedavisi uzun bir süre devam etmiş ve sonunda 1992 yılında askerlik ile ilişiği kesilmiştir. Başvurucunun sonraki yıllarda baş dönmesi ve baş ağrısı yakınmaları olmuş, 2004 yılında kafasında niteliği belirlenemeyen bir cisim olduğu tespit edilmiştir. 2007 yılındaki muayenesinde başında mermi olduğu anlaşılmıştır. Başvurucu 19.09.2007 tarihinde tazminat talebiyle idareye başvurmuş ancak talebi reddedilmiştir. Bunun üzerine idare mahkemesinde maddi ve manevi tazminat istemiyle açtığı davada Askeri Yüksek İdare Mahkemesi olayın meydana geldiği tarihten itibaren 5 yıl içinde dava açılmadığı gerekçesiyle davayı süre aşımı nedeniyle reddetmiştir.


Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu davada "Somut davada Mahkeme, başvuranın 25 Eylül 1995 tarihinde kafatasındaki mermiden haberdar olmadığı tartışma konusu olmadığından, kendisinin beş yıl içerisinde tazminat davası açmasının beklenmesinin makul olarak değerlendirilemeyeceğine hükmetmektedir. Mahkemenin nazarında, şahsî yaralanmayla ilgili tazminat davalarında dava açma hakkının, taraflar uğradığı zararı gerçekte değerlendirebildiğinde kullanılması gerekmektedir. Buna göre, söz konusu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılacak bir başvuru olduğunda, başvuranın olaydan sonra beş yıl içerisinde tazminat talebinde bulunması söz konusu olamazdı; zira zarar ancak daha sonraki bir tarihte tespit edilmisti.


Sonuç olarak, işbu davada, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi'nin süre sınırı hakkındaki katı yorumu, davanın esasının tam olarak incelenmesine engel olmuştur. Dolayısıyla Askerî Yüksek İdare Mahkemesi, başvurana orantısız külfet yükleyerek, basvuranın mahkemeye erişim hakkının özüne halel getirmiştir ( B.K. ... ... ve Diğerleri, yukarıda anılan, § 37 ).


İşbu davanın koşullarında Mahkeme, başvuranın mahkemeye erişim hakkının ve dolayısıyla Sözleşmenin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlâl edildiği..." kanaatine varmıştır ( § 25, 26 ve 27 ).


Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin 28.10.2004 tarihli ve 40897/98 Sayılı Neshev/Bulgaristan kararında da benzer bir yaklaşım içinde olduğu görülmektedir. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu kararında başvurucunun kendisine tebliğ edilmeyen kararı makul bir süre içinde mahkemeye gelerek öğrendikten sonra yaptığı başvurusunun geçerli sayılması gerektiğini, başvurucunun usulî hatadan ve dolayısıyla Yüksek Mahkemeye yaptığı başvurunun süresinin geçmiş olmasından dolayı sorumlu tutulamayacağını, mahkemeye erişim hakkının 9 numaralı Kararname uygulaması nedeniyle ihlal edildiğine karar vermiştir.


Anayasa Mahkemesi ise, 21.03.2019 tarihli ve 2016/1253 başvuru sayılı kararında kişinin mahkemeye başvurmasını engelleyen veya mahkeme kararını anlamsız hâle getiren, bir başka anlatımla mahkeme kararını önemli ölçüde etkisizleştiren sınırlamaların mahkemeye erişim hakkını ihlal edebileceğini, mahkemelerin usul kurallarını uygularken yargılamanın hakkaniyetine zarar getirecek ölçüde katı şekilcilikten ve kanunla öngörülmüş usul şartlarının ortadan kalkmasına neden olacak ölçüde aşırı esneklikten de kaçınmaları gerektiğini, mevzuatta öngörülen dava açma süresine ilişkin kuralların hukuka açıkça aykırı olarak yanlış uygulanması veya bu sürelerin hatalı hesaplanması nedenleriyle kişilerin dava açma ya da kanun yollarına başvuru haklarını kullanmasına engel olunmasının ihlal oluşturabilceğini, bu bağlamda dava açma süresinin işlemeye başladığı anın mahkemeye erişim hakkına yapılan müdahalenin ölçülülüğü bağlamında büyük önem taşıdığını vurgulamıştır.


Anayasa Mahkemesi 19.04.2018 tarihli ve 2015/4807 Başvuru numaralı kararında ise, "...Tüm bu açıklamalar çerçevesinde Mahkemenin zararın öğrenilmesine ve değerlendirilmesine imkân tanımayan nitelikteki sağlık raporunun düzenlendiği 21/6/2007 tarihini esas alarak dava açma sürelerini belirlemesine ilişkin yorumunun başvurucuların dava açmasını aşırı derecede zorlaştırdığı değerlendirilmiştir. Dolayısıyla bu yorumdan hareketle davanın süre aşımından reddedilmesi suretiyle başvurucuların mahkemeye erişim hakkına yapılan müdahalenin ölçüsüz olduğu sonucuna varılmıştır.


Açıklanan nedenlerle başvurucuların Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine..." karar vermiştir ( § 53 ve 54 ).


Anayasa Mahkemesi'nin 20.09.2017 tarihli ve 2014/18135 ile 05.11.2015 tarihli ve 2013/7400 başvuru numaralı kararları da benzer yöndedir.


Görüldüğü üzere Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararları çerçevesinde değerlendirme yapıldığında; asıl olan ilkenin usul kuralları uygulanırken yargılamada hakkaniyete zarar verecek ölçüde katı şekilcilikten kaçınmak olduğu anlaşılmaktadır.


“Davacının maluliyet oranının kesin olarak belirlenmesine kadar olan süreçte kaza nedeniyle oluşan zararın kapsam ve niteliğini kesin olarak öğrenemediği kabul edilmelidir. Zira maluliyet (meslekten kazanma gücü kayıp oranı) iş kazasından dolayı talep edilecek maddi tazminatın sınırlarının saptanması için gerekli olup bu oranı bilmeden davacıdan talep edebileceği maddi tazminatın miktarını belirlemesi beklenemez. Bu nedenle maluliyet oranının tespitine ilişkin kararın onanarak kesinleştiği 03.12.2013 tarihinde zararın kesin şekilde belli olduğu kabul edilmeli, talebin zamanaşımına uğrayıp uğramadığı bu tarih esas alınarak değerlendirilmelidir.” 


Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.11.2001 tarihli ve 2001/21-991 E., 2001/771 K.; 15.05.2015 tarihli ve 2013/21-2035 E., 2015/1345 K.; 15.05.2015 tarihli ve 2013/21-2216 E., 2015/1349 K.; 03.12.2019 tarihli ve 2017/21-2180 E., 2019/1275 K.; ile 07.07.2020 tarihli ve 2017/21-1593 E., 2020/535 K. ile 04.03.2021 tarihli ve 2020/196 E., 2021/195 K. sayılı kararları da aynı doğrultudadır.


YARGITAY HUKUK GENEL KURULU E. 2018/21-1020 K. 2021/832 T. 24.6.2021 



Av.Arb.Ahmet Can

WhatsApp: 0 532 345 58 18 

Mail: ahmetcan@ahmetcan.av.tr

Web: www.ahmetcan.av.tr



Yurt Dışı İş Kazası Maddi Manevi Tazminat Alacağı - Irak Ülkesi

Yurtdışında Çalışan İşçilerin Tazminat Ve Alacak Hakları, Arabuluculuk Ve Dava